Peki sen, durup durup denize bakan çocuk, daha ne arıyorsun? Yazılacak her şey senden önce yazıldı, söylenecek her şey söylendi çoktan. Artık her şeyin bir adı var şu dünyada. Ölümün bile bir adı var. Topuklarından, attıkları her adımda kan sızan adamlar geçti bu yollardan. Peki sen çocuk? Dünya hiçbir zaman gökyüzüne yansımayacak, artık hiç değilse bunu biliyorsun. Sesler gitmiş, bir tek yankıları kalmış geride. Bedeni olmayan seslerin çığlığa dönüşmeyi kurduğu yerlerde sen şarkı söylemek için bekliyorsun. Çocuk, yanılıyorsun…
Usul usul geceleyin
Sirenler duyarsan derin
Kapını gökyüzüne dayayıp da bekle
Yolunu şaşırmış bir yıldız düşer belki üstüne
Başını yastığına göm
Yüreğini ayışığına ayarla
Yorganına sıkıca sarın
Derin bir nefes al
Ve sakın ağlama...
Peki, aydın olmak/sayılmak için yüksek öğrenim diploması şart mı? Üniversite öğrenimi, uzmanlık dereceleri kafanın içini
"aydın" latmakta yeterli olmayabiliyor, görüyoruz. Oysa onlarsız aydınlanabilmiş; bilinçli, sorumlu, koşullanmalardan uzak durabilmiş, düşünen, okuyan, yaşadıklarından, okuyup düşündüklerinden
kendine pay çıkarabilmiş, kendini eğitmiş nice insan var. Bu da, öğrenim-eğitim farkını getiriyor önümüze. Eğitilmemiş ya da kendini eğitememiş yüksek öğrenimli, "aydın" olamazken, eğitimli öğrenimsizlerden pırıl pırıl aydınlar çıkabilir. Çıkıyor da. Eğitimin terbiye ile eş anlamlı olduğunu, tam da burada anımsamakta yarar var!