Her zaman yazarlar yazılarını yazmazlar, bazen de yazılar yazarlarını yazarlar. “Okuduğun kadar düşünmeye vakit ayırmıyorsan okuduğun bir işe yaramıyor demektir.”
“Başımıza gelen şeylerin değeri, sürece uzunluklarıyla değil yoğunluklarıyla ilgilidir. Bu yüzden unutulmaz anlar, açıklanamayan şeyler ve bizim için eşsiz insanlar vardır.”
“Başkalarını tanıdığımızı sanırız ama genelde birkaç yönüyle bütünü yorumluyoruzdur. Birisini tümüyle tanımak için, insanın yaşamının her dakikasını o insanla, onun yanında geçirmesi gerekir. Bunu başaramayınca, birer dedektif ve psikolog olarak, ipuçlarını bir araya getirerek bir bütün oluşturmaya çalışırız. Oysa her zaman biraz geç varırız suç mahaline; suç işlenmiş, ilk sahne oynanmış olur ve uyandıktan sonra çözümlemeye çalıştığımız rüyalar gibi bir kurgu oluşturmaya çalışırız kalan tortulardan.”
"Tutkularının cehenneminden geçmemiş biri, onların hiçbir zaman üstesinden gelemez. Bu tutkular bu durumda, hazır beklerler ve herhangi bir anda bir kıvılcım onları ateşleyerek bütün bünyeyi ateşe verebilir. Çok şeyi terk ettiğimiz, arkada bıraktığımız ve unuttuğumuz zaman, ihmal ettiğimiz şeylerin daha güçlü olarak geri dönme tehlikesi her zaman vardır."
“Çoğumuz kendimizi güvende hissetmek, bireysel yaşamlarımızın değerli ve anlamlı görünmesi için inanırız. Bu nedenle inanç, yaşama asılma, onu sımsıkı tutma ve kendine saklama çabası haline gelir. Ancak yaşamı ve gizlerini onu sımsıkı tutmaya çabaladığınız sürece anlayamazsınız. Aslında onu tutamazsınız, tıpkı bir nehri bir kovaya koyup alıp gidemeyeceğiniz gibi. Eğer akıp giden bir suyu kovanın içinde tutmaya çalışıyorsanız onu anlamamışsınız demektir ve bu da sürekli hayal kırıklığına uğrayacaksınız anlamına gelir, çünkü kovanın içindeki su akmaz. Akan bir suyu “elde etmek” için onu kendi haline bırakmalı ve akmasına izin vermelisiniz. Aynı şey yaşam ve Tanrı için de gereklidir.”
"Ne güzel şarkılar var. Şimdi çok uzak zamanların, çok uzak toprakların, çok geniş caddelerin yakınındaki büyük beyaz tavanlı odada çok güzel şarkılar var. Henüz yüksek ağaçlar yapraksız. Eksi on dereceye varan soğuk günlerde kıpkırmızı bir kış güneşi parlıyor. Erkenden çıktığım sabahlarda, biraz ötemdeki köprünün üzerinden geçerken, aşağıda sıra sıra uzayan tren yollarına bakıyorum. Tren raylarını hep sevdim. Tren raylarının bitiminde fabrika bacaları tütüyor. Sabah sekize doğru, bacalardan tüten dumanların gerisinde kırmızı, soğuk kış günü güneşi doğuyor. Doyumsuz dünyamı avucumun içine alıp sıkıyorum. Her şeye hazırım. Hastalığa. Yalnızlığa. Aşka. Gitmeye. Kalmaya."