Dışarıda yağmur yağıyorsa, uyku da tutmuyorsa Fante ile hasbihalin tam vaktidir.
Bahara Kadar Bekle, Bandini kitabı için daha önce bir inceleme yazmıştım #303729643 Ama fark ettim ki Bandini insanın peşini kolay bırakmıyor. Bir kitabı bitiyor, öfkesi başka kitapta devam ediyor; bir cümlesine sinir olurken başka bir sayfada kendini ona acırken buluyorsun.Seni doğrudan hayatın içine bırakıyor.Ucuz pansiyon odalarına, açlıktan midesi yanan adamlara,gururdan başka hiç birseyi olmayanların yanına ve bunu yaparken cümlelerini asla süslemiyor .Bandini’ye çoğu zaman sinir oldum.
Bazen onu sarsıp kendine getirmek istedim, bazen de cebindeki son beş sentle oturup beraber berbat bir kahve içmek… “Ne olacak senin bu halin?” diye sormak istedim, kitabın bir kısmında korkup acaba mı diye düşünüp okuyamadığım spoiler istediğim oldu ,hatta bir tokat atasım bile geldi . Sanırım onu gerçek yapan şey de bu dünyası yalnızca açlık ve sefaletten ibaret değil. Bir yanda cebinde doğru düzgün para olmayan bir adam var; diğer yanda zihninde dolaşan Friedrich Nietzsche, Immanuel Kant, Dostoyevski , Dickens… İşte tam burada Fante’nin büyüsü başlıyor bence. Çünkü Bandini açlıktan sürünürken bile zihninde hâlâ büyük bir yazar olma hayali taşıyor. Sefaletin ortasında bile edebiyata tutunuyor.
Los Angeles Yolu Ben de en çok öfke bırakan kitap oldu galiba,Çünkü burada yalnızca huzursuz ya da kibirli ergen bir karakter yok kendi ile çelişen olmak istediği yerde olamayan biri var .Özellikle hayvanlarla kurduğu ilişki bazı sayfalarda beni kitaptan bile uzaklaştırdı. Aynı hissi Şeytan Tangosu kitabında meşhur kedi sahnesinde yaşamıştım. İnsan sadece rahatsız olmuyor; karakterin içindeki çürümeyi hissediyor. İçim gittiği yerler olmuştu. Ama sonra Toza Sor geliyor insanın öfkesi yerini hüzne bırakıyor.
Halk kütüphanesini bulup yığınla kitap almıştım.Eve döndüğümde şömineyi yakıp ateşin karşısında Dostoyevski, Flaubert, Dickens okuyordum. Hiçbir eksiğim yoktu.
Güzelliği sarsıcıydı... Kıvırcık siyah saçları Pırıl pırıl , siyah gözlerinin aydınlattığı yüzü son derece zarifti bakmaya doyamıyordu insan....şehveti büyüleyici ve inanılmaz meydan okuyan cinstendi..
Bugün spora gitmeden önce, "Hazır vaktim varken şu parkta biraz oturup kitap okuyayım," kedileri seveyim dedim.Çimlerin üzerine yerleştim. Kulağımda radyoda alakasız bir şekilde Bayhan "Tiryakinim"çalıyor. Kendimi şarkının tuhaf hüznüne ve kitaba kaptırmışken gözüm ileride yakan top oynayan çocuklara takılıyor kendi dünyamla baş başa takılırken ...O çocuklardan biri koşarak kan ter içinde tam yanıma geldi gözlerimin içine bakarak garip bir heyecanla "Abla bir kişi eksiğiz sadece top atar mısın?" dedi ..Yemin ederim sanki gizliden gizliye bu anı bekliyormuş gibi hiç düşünmeden, tek bir hamleyle kulaklığı kulağımdan çıkarıp kitabın üstüne bıraktım ve fırladım yerimden. Kendimi o yeşilliğin, çimlerin içine nasıl attım bilmiyorum .
Meğer gerçekten o heyecanı yaşamak için oturduğum o kasıntı, ciddi yetişkin hallerimden vazgeçip en dibe, o çocukluk zeminine inmem gerekiyormuş.Oyuna girdiğim an bende ipler koptu zaten. Şarkı falan sustu artık, parkın kendi sesi var. Sanki dünya kupası finalindeymişiz gibi bir heyecan... Elimde plastik top, yeşilliklerin üzerinde sağa sola kaçışan çocuklar, arkadan "Abla hadi at!" diye bağıran o ufaklıklar...her topu fırlatışımda kalbimin boğazımda attığını hissediyordum. Uzun zamandır içimde böyle saf, deli gibi bir heyecan hissetmemiştim.Oyun bitti kaldırama oturup birer meybuz yedik çocuklar bana da almışlar.:)) Nefes nefese banka, kitabımın ve kulaklığımın yanına geri döndüm. Yüzümde aptal bir gülümseme, kalbim küt küt atıyor... Şöyle bir etrafımdaki ağaçlara, yeşilliğe bakıp şunu düşündüm:Biz bu koca yaşlarımızla, güya çok önemli olan şu hayatta; bizi gerçekten yaşadığımızı hissettiren anların bu kadar küçük ve masum olması normal mi ya bu kadar basit mi ? Mesela kalabalık bir cadde burnuna gelen o tanıdık parfüm kokusu , ya da