Ve, bitti...
Bu kadar kısa zaman diliminde içinden çıkamam sanıyordum ama uzun süre içimden çıkmayacak bir eser oldu İki Şehrin Hikayesi...
Bir arkadaşın tavsiye ve hediyesi üzerine başlamıştım esere. İtiraf etmek gerekirse ilk iki yüz sayfada esere girmekte oldukça zorlandım. Ama sayfalar ilerledikçe kitap beni kendisine çekti ve son üç yüz sayfayı 24 saat içinde bitirdim diyebilirim.
Neler yok ki eserde?
İsminden başlamak gerekirse, iki şehir: Paris ve Londra. Fransız Devrimi yılları... Hatta yılları deyip geçiştirmek olmaz, bildiğiniz devrim zemini üzerine yazılmış bir eser. O dönemin olayları, devrimin gerekçeleri, halkın ve yönetenlerin yaşayış biçimleri, çimen yemek durumunda kalan ve hiçe sayılan hayatlar, tüm bu olumsuzluklar üzerine yeşeren aşklar...
Eserin başlangıcı dahi bize birçok şeyi veriyor aslında:
"Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu..." (s. 3)
Gerçek hayatın üzerine yazılmış bir eser. Adaletin olmadığı yerde hiçbir şeyin olamayacağının edebi bir göstergesi. Birkaç dakikada yargılanıp suçlu bulunan ve giyotine mahkum edilen insanlar... O kadar tanıdık geldi ki... Stalin döneminde 15 dakikada yargılanan ve ölüme mahkum edilen hatta öldürülecekleri kurşunun parasının ailelerinden alındığı insanlar geldi aklıma... Çoğu neden öldürüldüğünün farkında dahi değil.
Giyotinle yapılan ölümler ve buna alkış tutan insanlar... Dönemin ne denli zor bir dönem olduğunun, nefret ve intikamın ne düzeye geldiğinin göstergesi kavramlar: milli tıraş. Kadınların ve çocukların da aynı şekilde ölümünün normal karşılanması... Spoiler olacak, bundan
"Niçin uyuyorsun?"
"Vaktin nasıl geçtiğini bilmemek için."
Oblomov nasıl bir kitaptı bir alıntıyla anlat deseler, bu diyaloğu seçerdim. Zira Oblomov, hayatını yaşamak, çalışmak, hareket etmek, gezmek yerine günün hangi saat diliminde olduğu fark etmeksizin uyumayı tercih eden; günlerini yatakta ve aynı odada geçiren bir karakter. Bu yüzden de kitabın ilk yüz sayfası Oblomov'un yataktan kalkma mücadelesi ile geçiyor.
Oblomov, çocukluğundan beri bütün işlerin çevresindekiler tarafından yapılmasına alışmış, el bebek gül bebek büyütülmüş bir karakter. Öyle ki yemek yemek ve giyinmek iş olarak yeter diyen, çizmelerini bile kendisi giyemeyen biri kendisi. Bu şekilde anlatınca ne tembel, ne uyuşuk adammış diyorsunuz değil mi? Aslında onunki ne tembellik ne de uyuşukluk, onunki Oblomovluk.
Peki nedir bu Oblomovluk?
Oblomovluk, bilinçli bir atalet halidir. Bir uyuşukluk değil, aksine fazla uyanıklık ve her şeyin farkında olma halidir. Ancak tüm bu farkındalık nedeniyle ilerlemek istememenin getirdiği bir tükenmişliktir.
Kazananların kaybedenlerin çok olduğu bir savaş alanı olan hayatta Oblomov bir savaşçı değil seyircidir. Yaşama savaşına katılmadan bir kenarda durup zamanın geçmesini bekleyen biridir Oblomov. Bu haliyle aklıma Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir sözünü getiriyor:
"Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer...Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum."
İvan Gonçarov, Oblomov'un ruh halini anlatmakta ve okura aktarmakta o kadar başarılı ki ister istemez ben de kendimi Oblomov gibi uykulu hissettim. Bu açıdan Oblomov karakteri benim en çok özdeşleştiğim karakter olabilir. Çünkü eseri okumaya başlamadan önce canımı hayli sıkan uyuyamama sorunum Oblomov'un o uyuşukluğu ile geride kaldı, kitap bende ninni etkisi yarattı diyebilirim :) Bu durum size kitap çok mu sıkıcı acaba diye
Bu dünyada en büyük zararlara yanlış anlaşılma ve ihtimaller sebep oluyor hatta hile ve fesattan bile daha fazla. Hiç değilse hile ve fesatlık daha az sıklıkla meydana geliyor.