Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı adetlerinden biri de galiba eski ve kendilerinden geri kalmış arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı. Sonra, o zamana kadar “Siz” diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire ahpapça “sen” diyecek kadar alçak gönüllü ve babacan oluvermek,
karşısındakinin sözünü yarıda kesip resgele
manasız bir şey sormak ve bunu gayet tabii olarak, hatta çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte
yapmak…
Bütün bunlarla son günlerde o kadar çok karşılaşmıştım ki Hamdiye kızmak ve gücenmek aklıma bile gelmedi.
Böyle kimseleri
gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız;
'Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?’
Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız onların da birer
kafaları, bunun içinde, isteseler de, istemeseler de işlemeğe mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.
Eğer cehennemin bir iniş pisti olsaydı, onları oraya bile memnuniyetle götüreceğini söylerdi; tabii biletleri olduğu sürece. Her şey her zaman her yere taşınır…