“Hayır işleri gibi eğitim de günümüz halklarının çoğunda ulusal bir meseleye dönüştü. Anne çocuğu elleriyle devlete teslim ediyor ya da devlet onu annenin kollarından alıp kendi memurlarına emanet ediyor. Her nesle duygular ilham etme ve fikirler aşılama görevi devletin memurunda. Diğer tüm alanlarda olduğu gibi eğitime de tek tiplik hâkim. Özgürlük gibi,farklılıklar da günden güne yok oluyor.”
Sayfa 28 - Yazım ve noktalamalar olduğu gibi aktarıldı.·Kitabı okudu
Kızıl Veba bir salgın hastalık olarak bütün dünyaya yayılır. Bu,öyle bir hastalıktır ki semptomları ortaya çıktıktan sonra birkaç saat içinde hastalığa yakalanan kişinin yüzü kızılımsı bir renk almakta;hastanın ayaklarından başlayan uyuşukluk ve hareketsizlik kalbe dek devam etmekte ve nihayet kalbe ulaşınca ölüm kaçınılmaz olmaktadır. Bu derece hızlı bir ölüm getiren Kızıl Veba’nın belirtilerinin ortaya çıkması ise iki,üç günü bulmaktadır.
Hikâye yaşlı,zayıf bir adamla yanındaki çocuğun artık medeniyetin izlerinin silindiği eski bir tren rayının kalıntıları üzerinde yol almalarını anlatan bölümle başlıyor.
Granser adındaki yaşlı adam-salgından önce üniversitede profesör olan Bay Smith- torunu Edwin ile kabilenin diğer çocuk üyelerinin yanına giderler. Burada Granser,çöküş hikayesini Edwin,Tavşan Dudak ve Hou Hou’ya anlatır.
Bütün uygarlıkları yok eden,insanlığın neredeyse sonunu getiren Kızıl Veba’dan geriye bir avuç insan kalmıştır. Kalanlar ise vahşi insanlar olarak yaşamlarını sürdürmeye,çoğalmaya devam etmektedir. Yıkılmış medeniyetten arda kalan yalnızca Granser adındaki ihtiyardır. O da tüm bilgi birikimini kabiledeki gençlere-her ne kadar umudu olmasa da- aktarmaktadır. İnsanlığın yeniden eski ihtişamına kavuşacağına,sonra tekrar yok oluşa sürükleneceğine,yalnız kozmik bir gücün bu yıkılış ve yeniden yükselişin değişmez yazgısına sahip olduğuna inanır.
Jack London,Kızıl Veba’yı 1912 yılında yazmış. Hikâyede salgının yaşandığı yıl ise 2013. London’un yaşadığı dönemde de ondan önce ve sonra da dünya birçok salgın hastalığın,doğal afetlerin pençesine düşmüş. Covid-19 salgını bu felaketlerin sonuncusuydu-şimdilik. Dolayısıyla kitapta anlatılanlar konu itibariyle -her ne kadar kıyamet senaryolarının öncüsü olabilecek bir zamanda yazılmış olsa da- pek yeni
Ömer Seyfettin’den dört güzel hikâye…
“İlk Namaz” maneviyatı zedelenmiş,eski heyecanını yitirmiş,boşluk içerisindeki Ömer’in annesiyle kıldığı ilk sabah namazını büyük bir özlemle hatırlayışının anlatıldığı öyküdür.
“Bahar ve Kelebekler” Türk kadınının eski devirlerdeki saadetiyle yeni kuşağın mutsuzluğunu karşılaştıran bir hikâye. Torununun torunu olan karamsar,donuk genç kızla büyükninesinin arasında geçen eski Türk kadınları-yeni Türk kadınları mukayesesi üzerine kuruludur anlatı. Bahar mevsimi bile genç kızı mutlu etmeye yetmemektedir. Oysa eskiden baharda kelebekler üzerinden bir nevi fal bakılır;ilk görülen kelebeğin rengine göre yılın nasıl geçeceği anlaşılırdı. Beyaz ve pembe kelebekler saadeti,zenginliği getirirken siyah ve sarı kelebekler hastalık ve kötülüğe yorulurdu. Genç kız büyükninesinin anlattıkları üzerine koşup pencereden bakar ve bir süre sonra bahçede kapkara bir kelebeğe ardından da sarısına tesadüf eser. Devir ne kadar değişirse değişsin,batıl inanç olduğunun ve bilimsel bir yanının olmadığının farkında olsalar bile yeni nesil eskilerin itikatları karşısında çekinmeden edemez. İşte genç kız da derin mutsuzluğuna böylece geri döner.
“Ant” kan kardeşi olan yazar ile Mıstık’ın öyküsüdür. Mıstık,anlatıcıyı köpek saldırısından kurtarır ancak kendisi kurtulamaz.
“Falaka” yazarın da dediği gibi “gülünç şeylerin içindeki bir facia” öyküsüdür. Yazarın mektep hocasına yaptığı şaka sonucu hoca zor duruma düşer. Kaymakam tarafından hocalıktan azledilir. Sonu üzücü de olsa oldukça eğlenceli bir öykü.
Ömer Seyfettin’in öyküleri gerçekten bizden,içimizden. Hiç yabancılık çekmez okuyan. Ne var ki kaybolan masumiyetimizi,bize ait değerleri kaybetmenin hüznünü hissettirir her bir hikâye. Bugünün karamsarlığının ayak sesleri duyulur kimi zaman.