Tarık Tufan’ın son, benimse ilk okuduğum, her sayfasında merak-heyecan-hüzün duygularını yoğunca hissettiğim eseri Düşerken.
Yollarını hem tesadüfi hem bile isteye diyebileceğimiz bir şekilde kesiştiren iki ayrı dünya insanının sahip oldukları hayatların ötesinde, ne olduğunu bilmeden ama gerçeklere doğru olmasını umarak çıktıkları yolculuk hikayesi.Bir kaçış ikisi için de. Evli, iki çocuk babası İshak ve topluma göre sıradışı, ressam Jülide. Şimdi kafanızda oluşan o ilk senaryoyu bir kenara atın çünkü öyle aklınızdaki gibi bir ilişkisi yok bu iki karakterin. Daha derin ve belki de ancak romanlarda olabilecek türden bir şey.
Kaçış iki karakterin birbirine karşı hisleri için değil, ne olduğunu dahi bilmedikleri bir şeyleri öğrenme, belki gerçeklerin peşine düşme, şu an ki hayatlarından farklı bir şeylere ulaşma isteği için gerçekleşiyor. Birbirilerini belki de kendine dahi itiraf etmedikleri sırlarını bilecek kadar tanıdıkları, yargılamadıkları, sadece yan yana oldukları uzun bir yolculuk diyebiliriz.
Konu, karakterler ve kurgu benim beklentimin çok üzerindeydi, yazarın diğer kitaplarını da okuma isteği, merakı uyandırdı. Her sayfada merak ve ilginizi arttıran, bir çırpıda okuyup bitireceğiniz cinste akıcı, tüylerinizi diken diken edip gözlerinizi yaşartacak kadar da sarsıcı bir roman olduğunu düşünüyorum. Filmlerde hüzünlendiğim çok olur, ama roman okurken bunu çok sık yaşadığımı söyleyemem. Bunu yaşattığı için çok etkili bir dili var diyebilirim.
Bazı eleştirmenler Tufan’ın uzak ihtimalleri ve tesadüfleri kullanmayı sevdiğini söylüyor fakat ben yazarın aslında gerçek hayattan şeyleri kaleme ustalıkla aldığını düşünüyorum. Kapak resminin içerikle bu kadar örtüşen bir seçim olmasını sevdim. Sadece en sonda belki bir çizim, bir resim olmasını hayal ettim. Spoiler