Şubat 2015’te Metis’in okurlarla buluşturduğu “Sessizin Payı”, Nurdan Gürbilek’in kendisine has dikkatiyle mağdurun pozisyonunu irdelediği son kitabı. Suç ve Ceza adlı ilk bölümde, Dostoyevski’nin başyapıtından, Klaus Barbie ve Kenan Evren’e uzanan yelpazede sessizin yol açtığı, sonrasında katlandığı bir refleks olarak “suç” kavramını ele alan Gürbilek, Suç ve Ceza’nın, suçunu cezasından ayırıyor. Romanın üzerindeki kriminal bakışı, edebi anlamından sıyırarak sosyolojik, daha önemlisi psikolojik altyapısıyla öne çıkarırken, hukukun kapsamı ve pratiği üzerine yapılan yıkıcı tartışmalara açık yüreklilikle katılıyor. Bu bağlamda Raskolnikov’a değil, onun esin kaynaklarına ve yaratıldığı şartlara yönelen Gürbilek, bu başyapıtı, bir anlamda bir “kopuş stratejisi” (bu kavram kitabın içerisinde detaylı ve açık seçik anlatılıyor) olarak kullanıyor. O stratejinin bir sonucu olarak Kenan Evren’i doğuran mekanizmayı da hâkim karşısına oturtuyor. Evren’in kendi suçunu bir kopuş stratejisine çevirdiğini varsayarak, bir anlamda fahri avukatlığını üstlenerek ona şunları söyletiyor: ”Evet suç işledim, beni mahkûm edin, ama madem öyle, gücünü 12 Eylül’ün getirdiği yasalara, 12 Eylül’ün sağladığı “ekonomik istikrar”a, 12 Eylül’ün kurduğu piyasa ekonomisine borçlu olanları da mahkûm edin. Roboski’ye bomba yağdıranları da yargılayın. Onlarınki olağanüstü hal de benimki değil mi?”
Sessizin ağzının payını veren sistemi Suç ve Ceza üzerinden sorgulamaya başlayan Gürbilek, “Tolstoy’un Vicdanı” adlı bölümde, edebiyatın atıflarıyla gerçeğin sarsıcılığı arasında yuvalanan “riya”ya değiniyor. Tolstoy’un, eserlerindeki onca acıdan kendisini muaf tutmuş olabileceğini, yazarın kendi itiraf ve eylemlerine dayandırarak anlattığı bölümde, sözün sahibinin hangi şartlar altında sözü söylemeye muktedir