İşte buyurunuz. Ferhat Bey, Samim Bey, cemiyet bey , ahlak bey, namus bey, buyurunuz yazıyorum işte:
İntihar ediyorum. Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirği bir dünyada yalnızım
Daha dün Vişegrad’ın on beş kilometre ötesinde bulunan Türk
sınırı bin kilometreden fazla gerilemiş, Edirne’nin ötesinde
bir yere çekilmişti. Bu kadar kısa bir zamanda böylesine çok,
böylesine büyük olayların geçmesi, kasabayı temellerinden
sarsmıştı.
İşlerimiz iyi gitmiyor diye, tanrılara kızmayalım, demişti.
İşlerimiz, bizim ve bize benzerlerin küçük sakatlıklariyle,
tesadüflerin ihanetiyle, her zaman bozulabilir. Hatta birkaç nesil
için bozuk gidebilir. Bu bozulma, bu düzensizlik iç
kıymetlerimize karşı vaziyetimizi değiştirmemelidir. İki ayrı şeyi
birbirine karıştırırsak çıplak kalırız. Hatta zaferlerimizi bile
tanrılardan bilmemeliyiz. Çünkü ihtimallerin cetvelinde
mağlubiyet de vardır. Amcanın mahkemesinin uzamasıyle bu
vatan üzerindeki tarihi haklarımızın, kızkardeşinin
evlenmemesiyle Süleymaniye'de okunan sabah ezanının ve
Müslüman bir babadan doğmanızın, paranızı dolandıran emlak
tellaliyle iç çehremizi yapan kıymetlerin, bizi biz yapan büyük
realitelerin ilgisi nedir? Bunlar sonu cemiyete dayanan realiteler
olsa bile, bizi kendimizi inkara değil, şartları değiştirmeğe
götürmelidir. Elbette ki bizden mesut memleketler ve
vatandaşları vardır; elbette ki iki asırlık hezimetlerin,
çöküntülerin, henüz kendi şartlarını bulamamış bir imparatorluk
artığı olmamızın bir yığın neticesini hayatımızda, hatta etimizde
duyacağız. Fakat bu ıstırabın bizi inkara götürmesi, daha büyük
bir hezimeti kabul değil midir? Vatan ve millet, vatan ve millet
oldukları için sevilir; bir din, din olarak münakaşa edilir, ret veya
kabul edilir, yoksa hayatımıza getirecekleri kolaylıklar için
değil...