·
Okunma
·
Beğeni
·
89,8bin
Gösterim
Adı:
Huzur
Baskı tarihi:
1964
Sayfa sayısı:
356
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Tercüman Yayınları
419 syf.
·Beğendi
"Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

“Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
"Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
"Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
“Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
"Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
"Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
"Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
"Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

"Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/
419 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Huzur romanını İKİNCİ KEZ okudum.(ilk okuduğumda yirmili yaşlarda idim şimdi ise otuz yaşındayım),Kitabı henüz bitirmeme rağmen belki size garip gelecek ama ÜÇÜNCÜ KEZ okuma isteği uyandı.Çünkü HUZUR kitabı çok derin ve onu anlamak için keşke romanlara teknik analiz yazacak kadar usta bir EDEBİYATÇI olsaydım diye düşündüm.Şimdi ise EDEBİYATÇI olmadığım için bu değerli romana yüzeysel bir yorum yazacağım için üzgünüm !

A.HAMDİ TANPINAR en çok sevdiğim Türk edebiyatçılarından biridir,Oğuz ATAY ile birlikte Tanpınar'ın 7 kitabını okudum,Oğuz ATAY'IN ise tüm kitaplarını okudum.Her iki yazara olan hayranlığım onların yazdığı eserlerini okudukça artarak devam etti.

Tanpınar romancı olmanın yanında aynı zamanda büyük bir şairdir,eserlerinde şiirsel ahenk dikkat çeker.Biyografik özellik taşıyan şekilde eserlerini meydana getirir,bu romanda MÜMTAZ ile AYDAKİ KADIN'DA ise SELİM karakteri ile kendini özdeşleştirmiştir.

Her şeyden önce Huzur bir aşk romanı değildir,onu aşk için okuyanlar hayal kırıklığına uğrayacaklardır.Aşk sadece romanın ana merkezine alınmış basit bir olgudur,yazarın amacı aşkı anlatmak değildir,yazar Cumhuriyet Dönemini hem toplumsal hem de bireysel açıdan irdelemektir amacı,aşk sadece çorbaya katılan bir tuzdan öte değildir,Tanpınar'ın bu romanı yazmaktaki amacı çok daha büyüktür:

-Cumhuriyet Dönemi ile İkinci Dünya Savaşı öncesinde yaşadığımız toplumsal buhranlar...

-Doğu-Batı çatışması

-Birey olamama sorunu (bağımsız ve özgür olamama,kendi düşüncelerini dile getirememe,kendi fikrini üretememe,fikirsel bağlılık,eylemsizlik,atalet,Oblomovluk...),topluma boyun eğiş(Topluma uyma,toplumdan bağımsız olamama,koyun sürüsü gibi toplumun peşinde sürüklenme...)

-Aydınların içsel çatışmaları,huzuru aramaları,kendi içindeki çelişkiler...

-Nesnelerin yaşamamıza etkisi

-Çocukluğa özlem,maziye olan hasret,eskiyi benliğimizde yaşatma,anılarımızdan etkilenme...

...

Yazar,Cumhuriyet döneminden,İkinci Dünya Savaşı öncesi geçen zamanda,doğu-batı arasında gidip gelmemizi irdeler.Bunun için musikiyi kullanır:

Doğu müziği ona göre: benliğin yok edilmesi ,kendini kendi içinde bulmak...Batı Müziği ise varoluş arayışı,birey olma,kendini arama...

Aynı zamanda duygu-mantık çatışmasından yola çıkar,ona göre Doğu duygusaldır,mistiktir,durgundur,toplumcudur,bireyi yok etmedir,kadercidir...Bu yönlerimiz benliğimize kadar işlemiştir,ondan vazgeçemeyiz, onu her an kendi benliğimizde taşırız.

Yazara göre biz batılılaşmayı yapamadık,çarpık bir yenileşme hareketi görüldü,Doğu bizi duygusal açıdan engelledi.

Ne doğu'dan vazgeçtik ne de batılılaştık,yazar aslında hem doğulu hem batılı olduğumuz için zengin bir birikime sahip olduğumuza işaret ederken ona göre çözüm Doğu ile Batı'yı birbiri içinde eritmektir.Ama aynı zamanda romanda bu zenginliğin aydınlarımızda olumsuz şekilde etki ettiğini ,her iki kültürü de özdeşleştirememiş aydınlarımızın içsel huzurunu yitirmesine değinir.

Romanda diğer dikkat çekici nokta ise nesnelerin duygularımıza etkisi,Doğu müziği ile büyülenmemiz duygusal olduğumuz için değişen duygularımız yüzünden nesnelere bakış açımızı değiştirdiğine değinir.

Romanın aynı zamanda metafiziksel yönü,varoluş arayışı,rüyaların yaşamımıza olan etkisi de göze çarpar:

SUAT karakteri nihilisttir, varoluş arayışındadır, CİNLER kitabındaki MÜHENDİS KRİLOV karakteri gibi bir eylemde bulunur. Suat karakteri Batıyı sembolize eder.

MÜMTAZ ise zayıftır,duygusaldır,duygu dünyası tüm yaşamına etki eder,fikirsel açıdan özgür bir bireydir ama eylemsel açıdan toplumun kölesidir,topluma karşı çıkacak kadar cesur değildir.Sürekli arayış içindedir,aşkı bulunca nesnelere neşe ile bakar ama aşkı kaybedince ise dünyası kararır.Duygularının etkisinden kurtulamaz. Suat'ın hayali ile yüzleşmesi FAUST benzeri bir hesaplaşmadır. Bu yüzleşme aynı zamanda KARAMAZOV KARDEŞLER romanındaki İVAN'IN metafiziksel yüzleşmesini de andırır.MÜMTAZ karakteri TÜRKİYE'Yİ temsil eder.

NURAN ise özlemleri ile sorumlulukları arasında kalmıştır,,bir yanda yaşamak,eğlenmek,aşkı yaşamak ister,diğer yandan ise toplum ne der baskısı , kendi çocuğuna olan sorumluluğu onu zincire vurur.Bir yandan İÇİNDEKİ ÇOCUK(kendi hayatını yaşamak isteyen ) diğer yandan ise İÇİNDEKİ EBEVEYN(Sorumluluk,vazifeler...) arasında kalır.NURAN hepimizi temsil eder:İÇ BENLİĞİNİ DENGESİZ: YAPMAK İSTEDİKLERİ İLE YAPMAK ZORUNDA KALDIKLARI ARASINDA BOCALAMIŞ bir karakterdir.

İHSAN ise Doğu'dur,toplumcudur,milliyetçidir,Doğu müziği hayranıdır,Doğu'ya içten bağlıdır. SUAT'IN tam zıddıdır. Doğu'yu temsil eder.

Birçok yerde SUAT karakterinin zıddı MÜMTAZ olduğu iddia edilmiş.Buna katılmıyorum,MÜMTAZ (Doğu-Batı ) (Duygu-Mantık ) arasında bocalayan bir karakterdir.Bana göre SUAT'IN tam zıddı İHSAN'DIR.İhsan romanda fazla detaylı irdelenmez ama onun SUAT'ın zıddı olduğuna dair çok fazla ipucu var:İhsan,Suat'tan nefret ederdi birbirlerini hiç sevmezlerdi,fikirleri birbirine zıddı gibi.

MÜMTAZ tutunamamıştır,tıpkı SELİM IŞIK,TURGUT ÖZBEN(TUTUNAMAYANLAR),HİKMET (TEHLİKELİ OYUNLAR) gibi,aynı zamanda onda oblomovluk gözlenir aynen ÖMER(İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN) gibi.

Müziği,resmi,rüyaları ve nesneleri de romanının içine metafiziksel açıdan katan yazar çok kıymetli bir hazineyi bize miras bırakmıştır.

HUZUR romanının dili ağırdır,okunması güçtür ama onun derinliğini fark ederseniz ona hayran olursunuz !
419 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
HUZUR

Soru : Huzur bu kitabın neresinde ?
Cevap : Hiçbir yerinde değil.

Doğu ile Batı arasında, kalp ile akıl arasında,siyah ile beyaz arasında, türlü zıtlıklar arasında dünyanın bütün yükünü üzerine almaya çalışan Mümtaz’ın hikayesi, aslında Tanpınar’ın ta kendisi bir bakıma.

Mümtaz : Hayat aşığı, İstanbul aşığı , sanat aşığı, nihayet Nuran aşığı..

Ey Mümtaz, bilmez misin ki senin gibi adamlar hep yalnızdır. Nerede olursa olsun, ruhu hep başka yerlerde gezinmektedir. Hayat seni yormadı mı söylesene mahçup delikanlı? İstanbul seni kollarına mı aldı yalandan ? Sanatı keşfetmek sana mı kaldı bunca sanatçı dururken? Peki ya Nuran, senin hayalperest gönlünün kölesi miydi yani?

Ey Nuran, bilip de bilmemezlikten geldiğin çıkmazlarına Mümtaz’ı da eklemesen olmaz mıydı? Eski kocan sende nasıl bir iz bıraktı ve annelik güdülerinle bağlandığın evladın, madem hayatın anlamıydı çocuğun o halde ne diye kendini yirmi yaşında bir genç kız gibi hissetmekte direttin bu kadar? Niye garanticilik yolunu tuttun sonra pek çok hemcinsin gibi?

Ey İhsan, değerli büyüğümüz sayın abimiz, size ne söylesek az gelir, sizi ancak övebiliriz lakin ihtiyacınız yok, değerli katkılarınız için teşekkür ederiz.

Ey Suat, hain misin sen kötü adam? Kötü müsün sen sahiden? Senin de canın yok muydu vardı elbette. Seni de istenmeyen adamlar mezarlığına gömdüler, herkes masummuş demek ki bir tek suçlu sendin öyle ya..

Bir tatlı Huzur almak için okuyalım mı dediniz bu kitabı? Nerede efendim,azizim,mirim o eski Huzur?Seni senden ayıran toplumda sen hangi Huzur için çırpınıyorsun, hangi beyhude telaşla?

Mümtaz Bey, pek kıymetli meşguliyetlerinizin anlamını yitirdiği bir gün Nuran elinizden tutacak ve bir daha bırakmayacak zannettiniz öyle mi? Böylece hayatın anlamını yeniden keşfedecektiniz? Ah kuzum ne büyük yanılgı, üstelik ne kadar da hazırcılık bu böyle. Siz hangi hakiki derdin sancısını çektiniz de keyfini sürebileceğiniz vehmine kapıldınız böyle namütanahi gel-git haleti ruhiyenizle?

Nuran Hanım, güzellikten aldığınız nasibi ne diye pek çok kadın gibi silaha çevirdiniz? En azından Mümtaz kurtulsaydı bu adres sormayan kurşunlardan olmaz mıydı? Yüksek zevk sahibi yüce hanımefendi, her inceliği kendinde toplayan vazgeçilmez kadın. Kaç Mümtaz daha erimeliydi ki bu ateşin karşısında, sizin ruhunuz tatmin olsundu?

Huzur mu dediniz? Huzur bu topraklara uğramayalı çok oluyor, belki biraz herkes çocukken, bu Huzur masalından etkileniyor hepsi bu işte. Sonrası hayatın acı tokatları diyorum ama kime diyorum, ben demiyorum ki Mümtaz işte o haykırıyor ama dinletemiyor hem de seneler öncesinden gelen bir seslenişle, yüzyılların arayışını sinesinde taşıyor da bir kişi merak etmiyor bu adam ne diyor diye..

Kişisel bir menfaatin adı mıdır yoksa Huzur? Herkes kendi küçük çıkarlarıyla mutluluk oyunları mı oynar, benlikler serilir de ortaya bir bir, utanmaz mı insan yani, sadece bir insanım diyemediği için?

Mazi kalbinde yara olanlar için Huzur, baştan kaybedilmiş bir savaşta teslim olmak mıdır? Yenilmeyi kutsamak mıdır? Herkesin kazandığı yerde kaybeden olmak mıdır hem de memnuniyetle?

Huzur, huzursuz,huzursuzluk,huzursuzluğumuz...
415 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10 puan
Dört bölümden oluşan bir kitap. Her karakteriyle beni onların iç dünyasına ve içinde bulundukları ruh hallerine götürdü. Okuyunca insana adate bir edebiyat şöleni sunuyor roman. İstanbul sokaklarında gezdirmesi özellikle de Boğaz, yalnızca bir mekan değil, sanki kitaptaki kahramanlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Naif bir aşk öyküsü ve bunu musikiyle, müzikle harmanlaması çok güzel. Kitaptaki kahramanların iç dünyası öyle güzel işlenmiş ki insanı uzun uzun düşüncelere sevk ediyor. Romanın genel olarak şiirsel bir anlatımı var. Edebiyat sevenler için okunması gereken çok güzel bir eser bence.
415 syf.
·18 günde·Puan vermedi
Nuran ve Mümtaz’ın aşkını İstanbul’un sokaklarında dolaştırarak, İstanbul’u betimliyor yazar. Ayrıca İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar adlı eserinde olduğu gibi, kitabın büyük bölümünde eski musiki ile ilgili ince detaylar geçmekte. Bu da açıkçası bazı yerlerde kitaptan kopmama sebep oldu.
419 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Nihayet bitti. Ben de bittim ama. O kadar yorgunum ki, o kadar yoruldum ki. Tüm benliğini ve şuurunu vererek yapılan bir okuma. Tam yedi günlük. Yedi günün tüm saatini. Elbette TANPINAR zamanın dışındadır. Onunla geçirilen her vakit, bilinen zamanın ve mekanın dışına çıkmayı gerektirir. Bilincin, ruhun derinliklerinde uçsuz, bucaksız bir yolculuk gibi. Zannederim ki zamandan ve kendinden feragat edilmeden de TANPINAR’ın Huzur’una iştirak edilemez. Bu yolculuktan sonra da tam bir ruh boşalması…

Huzur’un dili bir tılsım, bir büyü gibidir. Ondaki her kelime çok yıllanmış bir şarap içer gibi, önce vücuda temas etmeli, sonra tadına bakılmalı ve manasının derinliği düşünülmelidir. Her kelimesinin tadı başkadır. Önce bir cümlesinin tüm kelimeleri tek tek tadılmalı ve nihayet büyük bir tatmin duygusundan sonra cümle tekrar bütünüyle okunmalı ve tek tek çok başka tatları olan kelimelerin bütün içinde kendilerinden koparak nasıl bambaşka bir büyü oluşturdukları hissedilmelidir. O tat alınmazsa bir daha alınmazsa bir daha denenmelidir. Ta ki bu cümlelerde metindeki bütünlüğün tadını versin, insan ruhundaki ait oldukları noktaya temas etsin. O ruhani açlığı gidersin.

Mühim olan bu tını bu tattır. Yoksa mevzuu uzun ve içinden çıkılmaz cümleler kurmak değildir. Birçok yazar uzun cümleler kurabilir, okuru ziyadesiyle zorlayabilir. Okurdan bir çaba beklemek elbette bir yazarın hakkıdır. Ama yazarın da bu çabaya karşılık bir mana mükafatı vermesi gerekir. Yoksa okuru beyhude yere yormanın, içi boş kelime ve cümlelerle metni doldurmanın bir anlamı yoktur.

Tanpınar’ın cümleleri müzikseldir, resimseldir ama bunun ötesinde TANPINAR’ın dışsal gerçekliği algılayışı, hakikate yüklediği manada onu bu tablosal cümlelere mecbur kılmıştır. TANPINAR’ın dünyasında parçalar tek başlarına birer anlam taşısa da ancak bütünün içine girdikleri zaman asıl anlamlarını bulup, hakikati gösterirler. Tek başlarına yada parçalandıklarında bu hakikati verme kabiliyetini kaybederler.

Romana girecek dışsal gerçeği bir dere ve bunun kenarından geçen bir yol olarak tasavvur edersek; herhangi bir yazar için mana bu derenin ötesinde yaşanacak olaylarken TANPINAR da mana bu derenin ta kendisidir. Diğer yazar için bu sahne sadece birkaç cümle ile geçiştirilir. Yazar için bir önemi yoktur. Oysa TANPINAR da bu derenin suyu bulanıktır, su ve kurbağa sesleri gelmektedir, kenarında sazlar vardır, güneşin aksiyle bu sazların gölgesi dereye yansımaktadır, bu tablo kahramanın ruh dünyasında bir değişime sebep olur. Bu tabloda her şey kendi başına güzel ve anlamlıdır ancak hepsi bir araya geldiklerinde hakikati gösterir. Elbette bu hakikat parçalanmış kelimelerle elde edilemez ve anlamdan kopar.

TANPINAR bu manayı elde ederken kelime kullanımı ve cümle kurgusunda da dilin sınırlarını zorlar. Dilin gücünü okuyucuya sonuna kadar hissettirir. Gerçekten de TANPINAR çok nadir yazarda görülen bir kültür ve dil birikimine sahiptir. Bu dil birikimi ile dışsal gerçeği dönüştürerek romanın gerçeği haline getirir ve hatta bu dışsal gerçek o kadar özelleşir ki romandaki karaktere ait , ona özgü bir konuma gelir. TANPINAR da bir saat sadece bir saat değil , köstekli bir saattir, bu köstekli saat aynı zamanda “İhsan Bey’in geçen Cuma ki karşılaşmalarında Mümtaz’a hediye ettiği” bir köstekli saattir.

Tanpınar’ın bu kadar zengin dil ve kültür birikimi kadar çok derin bir insan ve insan psikolojisi birikimi vardır. Asıl dil burada kendini gösterir. O karakterin iç dünyasına derinlemesine irdeler. Onun romanlarında kahramanların ruh halleri, kahramanın halet-i ruhiyesine göre aşama aşamadır. Küçük bir durum karşısında karakter sadece mahzun iken, daha büyük durumlar karşısında “telaşlı, aciz ve perişan”dır. Bu kelime ve psikoloji bilgisi TANPINAR’ın romanlarındaki derinleşmenin asıl özüdür. Durumlar birden çok niteleme ile pekişir, karakterin durumun açık ve gerçekçi olarak okuyucuya aksettirir.

HUZUR’a gelecek olursak; roman şark kültürüne bir güzellemedir diyebiliriz. Roman da Nuran bölümünde, yazar erkek karakterin özünü aşk ile ortaya çıkartır ve derinleştirir. Karakter bu aşkın altında ezilir, mahzunlaşır, saflaşır. Nihayet bu aşk iyice derinleşir ve sevgilinin güzelliği tüm dış ve iç dünyayı kaplar. Sevgilinin yüzü aşığının baktığı her yerde görünmeye başlar.

Romanın bu aşk kısmı dışında Mümtaz’ın çocukluğunda yaşadıklarının hayatında derin izler bırakması ve etkilerini her hareketinde göstermesi romanın psikolojik derinliğini verir. Romanın bir diğer önemli sahnesi de Mevlevi ayinidir. Burada yazar Emin Efendi’yi şark sanatçılarının bir sembolü haline dönüştürür. Emin Efendi’nin musikisi de yine bu sanatın temel felsefesini verir.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
391 syf.
·13 günde·10/10 puan
Bir İstanbul romanı: Huzur.

Anahtar Kelimeler: İstanbul, Savaş, Buhran, İhtiras, Aşk, Kader, Sanat, Musiki, Din, Mevsim, Ümit, Acı, Hastalık, İsyan, Toplumsal Kalıp, Nesne.

Anahtar kelimeleri yavaş yavaş ve üzerine biraz da yoğunlaşarak okuduğunuzda neler düşündünüz ya da düşünüyorsunuz? Huzuru okumuş olanları ayrı tutuyorum elbette. Bu kadar birbirine zıt kavramların bir romana yedirilmesi ne kadar da güç öyle değil mi? Muhtemelen aklınızdan geçen düşüncelerden birisi buydu! Her bir konu başlığının kendi bünyesinde bir dünyası varken bu dünyaları birbiri ile ilişkilendirip çok güçlü bağlar kurmak, üstüne üstlük karakterlerin içsel buhranlarıyla harmanlamak başlı başına bir yetenek işi. Bu yetenekten ve donanımdan noksan yazarların bu gibi kapsamlı işlere yeltenmesi bana kalırsa aptal cesaretiyle kabil olabilir. Bunu fütursuzca yapan yazarların akıbetleri-hiç gereği yok konu bahsi etmeyeceğim- malumunuzdur.

Tanpınar’ın donanımı hayranlık uyandırıyor. Musikiye ve sanata olan ilgisi ve bilgisi, akıl hocaları, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’e olan saygısı, Paul Valery ve Marcel Proust gibi usta yazarlardan etkilenip onların düşünce dünyalarından da esintiler sunması, bir asır öncesi İstanbul’un tasvirleri, karakterlerin yaralarını okurlarına kabul ettirmesi, dinsel sorgulamaları, nesnelerin çağrışımları ile Huzur başlı başına bir yüksek edebiyat ürünü.

Zannediyorum ki, Huzur romanında yer alan karakterlerin özelliklerine değinmek gerekecek. Benim nezdimde Tanpınar’ı değerli kılan; toplumunun geçmiş değerleriyle bağını koparmayan güçlü karakterleri yaratmış olmasıydı. Bektaşi ile, Veli ile, Dede ile, şark musikisinin güçlü isimlerinin ve eserlerinin sürekli deklare ediliyor olması ve bu eserlerin insan ruhundaki belirtilerini ve çağrışımlarını okurlarına dökmesi şahaneydi. Hiç bilmediğim, tatmadığım, hissetmediğim, düşünmediğim şeylerin etrafında dönmek onları koklamak, keyfine varmak bana varlığımı hissettirdi. Yorucuydu, çok çaba sarf ettim öyle ki bilmediğim onca kelimeyi okurken duraksayarak araştırmak oldukça meşakkatli olmasına mukabil tüm uğraşlarıma fazlasıyla değdi. İyi ki böylesine dolu bir eseri okudum diyorum kendime.

İstanbul ile bütünleşmiş, iç içe geçmiş bir hikayesi var romanımızın. Bir aşk romanı mı derseniz, ben bu düşünceye kati bir düşünceyle karşı çıkarım. Aşk var lakin asla öne çıkmıyor, yalnızca gidişata yön veren bir konumda. Şu vaziyette ne İstanbul’u bu hikâyeden çekip çıkarabiliriz ne de karakterlerin aşkını, ihtirasını. Kaldı ki böylesine yüklü bir romana aşk romanı deyip çekilmek de bir anlamda pervasızlıktır. Genellemelerden ve sınıflandırmalardan kaliteli eserler özelinden kaçınırım. Bu gibi eserleri bir kalıba sokamazsınız, sığmazlar çünkü.

Bir savaşın arifesinde yaşanan bir aşk. Dönem itibariyle karakterler zaten travmalı. Ana karakterlerin yaşları göz önüne alındığında hemen hepsi birinci dünya savaşını görmüşler. Her biri savaşın elim izlerini yüreklerinde taşıyorlar. Tedirginlikleri, ümitsiz olmaları ve hiçbir duyguya bütünüyle bağlanamamaları bu endişeden kaynaklanıyor. Savaşın izlerinin yanı sıra bir şekilde arzu edilen hayatların yaşanmamış olması, yanlış kararlar ve neticeler de bu bağlamda önemli yer teşkil ediyor. Neden bu endişeleri öne atıyorum çünkü nihayete ermeyen, varılamayan aksiyonların alt nedenleri hep bu endişelere temas ediyor.

Romanın genelinde kimi öğeler belirgin olarak göze çarpıyor. Misal Camiiler. Tasvirlerde ve karakterlerin çokça odaklandığı öğelerden biri; örneğin ana karakterin bir an bir düşünceden sıyrıldığında camii görmesi gibi. Bunun yanı sıra dinsel sorgulamalar, Hz. İsa’ya göndermeler, Tanrının sorgulanması gibi konular bana Dostoyevski’yi anımsattı. Hoş karakterlerden biri zaten Dostoyevski için; “Dostoyevski, içinde bulunduğumuz çıkmazı en iyi gören adamdır.” bile diyordu. Yani karakterlerin içsel hesaplaşmaları, Tanrıyı sorgulamaları, dinlere değinmeleri ile belki de Rus edebiyatına göndermelerde bulunuyordu Tanpınar.

Toplumsal kalıpları sarsan karakterin itici bir halle romana dahil olmasıyla Tanpınar neyi amaçladı ya da neyi hesap etti bilemiyorum ama şundan eminim ki bu itici halle romanda kendine yer bulan karakterin artık gerçek savunucuları ve sevenleri var.

Gerçek bir sanat eseri, edebiyat ürünü Huzur. Sabırlı okurlarını bekliyor.

Herkesin keyifli okumaları olsun.
415 syf.
·Puan vermedi
Huzur Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yayımlanan ilk romanıdır ve Tanpınar’ın adıyla özdeşleşen çalışmasıdır. Huzur romanı 1930’ların sonunda İstanbul’un aydın çevrelerinden karakterlerin yaşam öyküsü üzerine kuruludur.
Romanın kahramanlarının hikâyesini, 2. Dünya Savaşı’nın ilanından bir gün önceki 24 saatlik zaman diliminde, hafızada geriye dönüşlerle anlatır. Huzur Türk edebiyatında yazıldığı döneme kadar olan süreçte anlatımındaki bu zaman tekniği bakımından farklı bir konumdadır.

Her ne kadar söz konusu romanın adı Huzur olsa da, kitap onu okuyanları bir tür huzursuzluk duygusuna sevk eder. Zaten Tanpınar da mutlak varlıktan kopmuş insanın ıstırabını, huzursuzluğunu resmetmeye çalışmıştır. Kendisi de bizzat bu resmin orta yerinde yer almaktadır. Ahmet Hamdi huzursuzluğun içinde huzuru aramaktadır. Bu açıdan Huzur romanı, Tanpınar’ın düşünce dünyasını anlamak bakımından temel eserdir.
419 syf.
·15 günde·Beğendi·9/10 puan
Daha önce hiç Tanpınar okumamıştım. Demek ki hâlâ çok eksiğim var. Uzun zamandır bu kadar etkili ve arka planı dolu bir kitap okumadım. Yazarın hayat, zaman, ölüm, insanlar ve musiki hakkında ne kadar çok söyleyeceği söz var? Kaç ömürde biriktirmiş bunları? O biriktirip yazdığı halde biz okumamışız bile!

Tanpınar okuma listemde bulunuyordu. #36315449 etkinlik vasıtasıyla Tanpınar okumalarını öne almış ve tanışmış oldum. Feyza Elmalı “ya teşekkürlerimi sunuyorum. Bundan sonrasında ise “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ve “ Mahur Beste”yle devam edeceğim.

Huzur teknik olarak roman kategorisinde olsa bile daha çok denemeye benzetilebilir. Zira yazarın okurlarına aktarmak istediği birikimi göze batacak şekilde öne çıkıyor, bu mesajların romanın önüne geçtiği söylenebilir. Hatta ben önüne geçmesini özellikle tercih ederim. Bu açıdan bakıldığında Huzur'un hikâye yönünün çok ilgimi çektiğini söyleyemem. Aşk, dram ve ayrılış kavramları itibariyle konu iyi işlenmiş olsa da asıl mesele “Huzur” değil. Yazarın huzursuzluğa dair aktarmak istediği o kadar çok şey var ki! Roman bir aracı olmuş sadece. Bir yandan hikâye, kurgusu ve aktörleri ile devam ederken, yazar soluk soluğa bütün mesajlarını romana sığdırmaya çalışıyor gibiydi.

Yazarın hacimli bir kitaba sığdırabildiği bütün sorgulamaları ve çatışmalarını bir incelemeye sığdırmak mümkün değil. Öncelikle, 2.Dünya Harbi öncesi Türk halkının endişeli duruşu üzerinden savaş kavramı ve aktörlerinin sorgulanmasıyla başlayabiliriz.
Daha sonra “Suç ve Ceza” da olduğu gibi cinayet fikrinin sorgulanması, modern tıp, ilaç ve suni tedavi yöntemlerinin sorgulanması, insanoğlu, kürtaj ve yaşam hakkının sorgulanması. Ve özellikle Nuran’ın kendi iç dünyasında Mümtaz’la ilgili yaşadığı çatışmalar ve sorgulamalar bir romanda görmeyi en çok aradığım noktalardandı. Irsiyet ve aile kültürü gibi faktörlerin kişilerin yaşam, evlilik ve mutluluk kavramlarına etkileri çok güzel işlenmiş bir romandı.

Son bölümde İhsan’ın hastalığı anlatılırken; İnsan, eşya, değerler ve hatıralar üzerine tam usta işi bir birikim göze çarpıyordu. Bu bölüm, Tolstoy’un İvan İlyiç'in Ölümü nü hatırlattı. Yine yakın zamanda okumuş olduğum Beş Katlı Evin Altıncı Katı nda olduğu gibi “Huzur”da da tutkulu bir aşk ve aldatılma şüphesi vardı.
Ama hepsinden önemlisi yazarın kitabı musiki eşliğiyle birlikte sürüklemesiydi. Yazarın Türk musikisi ve makamlarına hâkimiyeti ve ilgisi göze çarpıyordu. Itri’den, Tamburi Cemil Bey’den ve özellikle Eyyubi Bekir Ağa’nın “Mahur Beste” sinden sıkça bahsedildiği için buraya linkini bırakmak istedim.

https://www.youtube.com/watch?v=j1L5OlX8MHs

Kitapta okuduğum birçok noktada duraklayarak, düşünerek ve yazara saygı duyarak okumaya devam ettim. Uzun zamandır ilk defa bir kitaptan bu kadar çok alıntı paylaştım. Daha fazlası da paylaşılabilirdi. Ama en güzeli bence buydu:
#37521053

İyi kitaplara rastlamanız dileğiyle...
415 syf.
·42 günde
1930’lu yılların sonları, Cumhuriyet sonrası, 2. Dünya Savaşı öncesi o eski İstanbul manzaraları, sandal turları, musiki ve sanat sohbetleri, doğu ve batı çatışmaları, medeniyetin gerekliliklerinin yanında kendi özümüzde sahip olduklarımız. Türk kültürünü, üzülerek gördüğümüz unutulan geçmişimizi de bize hatırlatan, önsözünde Mehmet Kaplan’ın belirttiği gibi kolay, hafif, sudan yazılara alıştırılmış okuyucu kitlesi için okunması ve anlaşılması güç olan bir eser.
Eski Türkçe kelimelerden dolayı başlarda adapte olamasam da, ilerleyince harika bir lezzete ulaştı. Ahmet Hamdi Tanpınar sahip olduğumuz büyük değerlerden birisi.
Youtube kanalım: https://www.youtube.com/user/ayseum
415 syf.
·36 günde·9/10 puan
“Acaba her şeye böyle kayıtsız mıyım? Dünyayı bir daha kendimde kuramayacak mıyım? Bir daha hatıralar bende konuşmayacak mı? Yoksa kendi kontrolüm altında iken çıldırıyor muyum? Böyle, göz göre göre...”

İncelememe kitabı son sayfalarında okuduğum Mümtaz'ın şu cümleleriyle başlamak istiyorum; çünkü kitabın başlangıç ile bitişi arasındaki değişimi en iyi anlatan cümlelerden biri olduğunu düşünüyorum. Bir nevi cümlecik halinde kısa bir özet.

Bu kitaba başlamam ile bitiş arası, iş yoğunluğu ve geçirdiğim zorlu süreçten dolayı bir hayli uzun oldu. Huzur romanını daha önce birkaç kez okumaya niyetlenip bir türlü cesaret edememiştim. İyiki de edememişim çünkü o niyetlenmelerin birinde okumaya başlasaydım kesin yarım bırakırdım ve bir kitabı yarım bırakmayı hiç sevmiyorum. Bazı kitapları okumak için sanıyorum gerçekten "en doğru zamanı kollamak" gerekiyor. Hayatımdaki huzursuzlukların vehmiyle bir deli cesareti gösterip az biraz huzur bulmak için bu kitaba başladım.

Tanpınar'ın müthiş bir dil işçiliği var bunu kabul ediyorum ve bu roman da Türk edebiyatının 'kült' romanlarından biri, bu şüphe götürmez; bunu romanı bitirip derin bir nefes alıp verdiğimde çok daha iyi anladım. Romanında kullandığı üslup bir şiirin içinde hissetmeye çok müsait. Ancak şunu itiraf etmeliyim ki, hakikaten yorucu ve zor bir roman.
Romanda geçen musiki sohbetlerinden sıkılan biri olarak bu noktada yalnız olmadığıma eminim. Olay öykücülüğünü seven biri olarak durağanlığı da yer yer sıkmadı diyemem.
Ama direndim, sıkılmakla feyz almak arasında gidip geldiğim için direndim. Bazı sayfalarında kitabı elime almak istemezken bazılarında ise bırakmak istemedim. Tutunamayanlar'ı yarım bıraktım; ama sanıyorum Huzur'un verdiği "huzursuzluk"a kendimdeki huzursuzluk vehmiyle sımsıkı tutunmayı başardım.
(Tutunamayanlar için de doğru bir zaman var ve onu kollayacağım.)

Biraz da bu eşsiz romanın içeriğinden bahsetmeye çalışayım:
Roman dört bölümden oluşuyor, ben başta sandım ki, herhalde Mümtaz'ın hayatı ve ailesi üzerine kurulu. İhsan, Mümtaz'ın 'akıl hocası' olarak önemli bir yer tutuyor. Mümtaz ailesini kaybediyor falan derken karşıma birden Nuran çıktı.

Dedim sanırım Mümtaz'la Nuran'ın münakaşası bu romanın merkezi. Okuyorum, Nuran zor tecrübeler yaşamış, kocası onu aldatmış vs., bu kadar şey yaşayan bir kadın bu kadar şımarık olmamalı. Ne yalan söyleyeyim, Nuran'a bu şımarık ve bencil vasıfları yakıştıramadım; çünkü Mümtaz gibi biri ona aşıksa o kadın çok daha iyi, güçlü, herkesçi olmalıydı.

Ben romanın merkezine tam da bu aşkı koyacakken, aslında bu aşkın geride durduğunu ve ilerleyen sayfalarda kendini şark-garp tartışmalarına, ilerlemenin ve refahın sağlanması için çareler arayan aydınların, çare ararken ki o müthiş kıvrandırıcı sancılarına, bir savaştan sonra yeni bir savaşın çıkacağı korkularına, bir hayat anlayışı ve felsefesine, aslında tüm bir hayatı sorgulayışına bıraktığını gördüm.

Yazarın tüm bu olup bitenleri kaleme alırken bana adeta şiir okuyorum hissi verişine gayet tabi hayran kaldım. Müthiş bir edebi yetenek ve zeka.

Çok fazla spoiler vermek istemiyorum. İyi ki okudum diyorum çünkü kitap bitti, ben hala sorgulamaya devam ediyorum.

Kesinlikle okuyun. Ama bırakma fikri zihninizin odalarını zorlarsa, ne olur siz de bırakma fikrini zorlayın. Kitabı bitirdiğinizde size neler kattığını hemen hissedecek ve iyi ki diyeceksiniz.

Bir kitap yolculuğu biter diğeri başlar.

Mümkün mertebe, dilimin döndüğünce incelemeye çalıştım; fakat böylesine kudretli bir eseri incelemeye yeltenmiş olmak haddime miydi? Bilmiyorum. Hatam olduysa affola.

Keyifler olsun. :)
"Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir. Asıl mesele, birbirimize hayatlarımızı verebilmektir. Baştan aşağıya, sadece bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip oradan tek bir ruh olarak çıkabilmektir."
Artık hür olduğunu,
istediği gibi gezip tozacağını,
istediği şeyleri okuyacağını düşündükçe sevinci artıyordu.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 84 - Dergah yayınları
"Düşünce,sanat,yaşama aşkı,hepsi sende toplandı. Hepsi,senin hüviyetinde birleşti. Senin dışında düşünememek hastalığına müptelâyım."
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 180 - Dergâh Yayınları
O gün büsbütün güzeldi. Hiç yaşamamış şeyler gibi güzeldi. Hayatın eşiğinde,düşüncenin eşiğinde son bir defa gördüğümüz şeyler gibi güzeldi... 

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Huzur
Baskı tarihi:
1964
Sayfa sayısı:
356
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Tercüman Yayınları

Kitabı okuyanlar 8bin okur

  • ♧Yeniçeri Olan Joker♧
  • Bahadır Bayındır
  • Abdulselam Demir
  • Rukiye Çelikel
  • Betül
  • Mehmet Yoğurtcu
  • Kupra
  • Melek Budan
  • merve çiftçi
  • duygu mutlu

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.7 (14)
9
%0.2 (4)
8
%0.4 (8)
7
%0.2 (4)
6
%0 (1)
5
%0
4
%0.1 (2)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları