Herkesin kendi kalesine çekilmesi, mahallenin artık dağılması ve fertlerin atomize olması ile endişe, yaygın bir ruh durumu haline geldi. Endişe vardı, çünkü yalnızdık; cemaatimizden, köklerimizden, geleneklerimizden koparılmıştık ve yalnız insan korkardı. Endişeyi bertaraf etmek için ne denli güçlü olduğumuzu göstermek zorundaydık ve bunun da çok kestirme bir yolu vardı: Sahip olmak. Hem de olabildiğince çok şeye sahip olmak. Sahip olarak içimizdeki yurtsuzluğa bir şifa bulabilirdik. Aile büyüklerimizin yanımızda olamamasına son model bir araba iyi gelebilir, bayramlarda çekirdek ailemizle deniz kenarında geçirdiğimiz bir tatil, yeni bir koltuk takımıyla temize çıkarılabilirdi.
Bu hayatı çoğumuz aynı sloganla yaşıyoruz: "Daha çok! Daha da çok!" Alışveriş merkezleri ve süpermarketler olayın farkında. Cıngıllarında haykırıyorlar: "Alışveriş yap, mutlu ol!" Narin, hemen kırılabilir hayatlarımızın panzehiri budur işte: Her eşya size mutluluk verir, her eşya ömrünüzü biraz daha uzatır, sizi kırılganlıktan korur. Ve biz çılgınlar gibi koşarız iksirimizi almak için, kimsesizliğimize bir çare bulmak için. Halbuki insanoğlu acizdir ve ölüm mukadderdir. Tamahkârlık yaraya merhem olmuyor. O yurtsuzluk duygusu bir türlü peşimizi bırakmıyor. Süpermarketleri var kılan o şey bir türlü iyileşmiyor. Şatolar, malikâneler çare olmuyor: Aldığımız onca eşyaya, biriktirdiğimiz onca servete karşın, hâlâ korunmasız ve hâlâ incinebilir insanlarız.