"İnsanın sonsuzluğunu kendinizin yalınkat gerçeğine indiriyorsunuz. İnsan ruhunu incitiyorsunuz. Erdemini, zaafını, yüceliğini, küçüklüğünü kendi hapishanenize doldurup yok ediyorsunuz. Ana rahminden koparıyorsunuz. Arzusundan koparıyorsunuz. Sözünü, sağır bir çarmıha gerip, altında durmadan konuşuyorsunuz. Sonra da büyüklüğünden ve sessizliğinden derin bir ürperti duyarak, yine de eserinize hayranlıkla bakarak, yarattığınız bu sonsuz çöl içinde bir yudum su özlüyorsunuz.
Tuhaf bir ölümü yaşayıp gidiyorsunuz."
Hayat gelir ve geçer. Ağır ve karanlık ve yorucu ve uykusuz ve zalimdir hayat. Umduğunla başına gelenler arasında dünyadan güneşe uzanan yol kadar mesafe vardır. Hep mutlu olmayı ummak kocaman bir aptallıktır. İnsan sadece kendi olmalıdır. Kendi denilen şey neyse o. Sınırları vardır, bir ara çizer insan, yürüdüğü yollar boyunca çizer, tanıdığı insanlara baka baka, yaşadıklarından anladığıyla, aynaya baktığında gördüğüyle çizer insan, birtakım dallara taşlara, çalılara takılır yol boyunca ve her bir çizik yara bereyle kendinin tarifini çizer derisine.
"İşittiğin doğrudur, inan! İnan ki hal yamandır! Ağla ki tesellisi mümkün olmayan felaket içindesin! Yan, yakıl ki dermanı bulunmayan bir derde uğradın!"
Sevda -ki bir insanın yalnız gönlüne değil akıl ve fikrine, cüzi iradesine velhasıl bütün duyularına, manevi yetilerine hâkimdir- daima şüphe ve kuruntular içinde bulunmaktan hoşlandığından kulak ve göz her işittiği, her gördüğü şeyi onun mizacına göre işitip görmeye, akıl yetisi her hükmünü onun arzusuna göre vermeye mecburdur.