SartreA

SartreA
@Melkiades
Bolca sanat, insanca yaşam
Yaşamın ta kendisi
9/10
·524 syf.··
Beğendi
·
2026 3. kitabı
·
30 günde okudu
·
Okunma: 07 Şubat 2026 02:04
Masumiyet Müzesi’ni okuma motivasyonum yalnızca edebi merak değildi; müzeye gitme planım ve yakında çıkacak dizisi, bu romanı benim için kaçınılmaz kıldı. Ancak kitabı okudukça bunun basit bir “aşk romanı” olmadığını, çok daha rahatsız edici ve derin bir metinle karşı karşıya olduğumu fark ettim. Romanın geçtiği semtlerde çocukluğumun izleri olması, anlatılan dünyaya yabancı kalmamamı sağladı; bu da metni benim için kurmacadan çok kişisel bir hafıza yolculuğuna dönüştürdü. Kitabı yaklaşık 280 sayfa okuduktan sonra Masumiyet Müzesi’ni gezmek, romanı tamamlayan ikinci bir metinle karşılaşmak gibiydi. Sergilenen her eşya, romandaki bir cümlenin somut karşılığıydı. Orhan Pamuk’un yalnızca böyle bir aşk hikâyesi yazması değil, binlerce koleksiyoncuyu ve müzeyi gezip bu hikâyeyi gerçek bir müzeye dönüştürmesi, onun edebi anlamda takıntılı bir bilinçle hareket ettiğini düşündürüyor. Üstelik romanda Kemal’in de bir müze kurduğunu okuyoruz; sanki Pamuk, yazarken bu müzenin zaten var olacağını biliyordu. Kurgu ile gerçek arasındaki bu kasıtlı çakışma romanın en sarsıcı yönlerinden biri. Masumiyet Müzesi, 1970–1980 arası İstanbul’u yalnızca fon olarak kullanmaz; o dönemi sınıfsal ilişkileriyle, ahlak anlayışıyla ve gündelik hayat detaylarıyla adeta bir tarih panoramasına dönüştürür. Okur, roman ilerledikçe yalnızca Kemal’in hikâyesini değil, bir dönemin ruhunu da öğrenir. Bu yönüyle eser, bireysel bir takıntının toplumsal bir zeminde nasıl meşrulaştırıldığını da gösterir. Başkarakter Kemal’i ise affetmem mümkün değil. Onu büyük bir âşık olarak değil, tanıdığı hemen herkese acı çektiren biri olarak görüyorum. Nesibe Hala’nın yalnızlığı, Tarık Efendi’nin sessizce silinmesi, Füsun’un askıya alınmış hayatı ve özellikle Sibel’in görmezden gelinen yıkımı, Kemal’in “aşk” dediği şeyin
Edebiyat
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,3bin okunma
Reklam
Bir Roman Değil, Bir Zihin Deneyi: Gog
10/10
·496 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 09 Ocak 2026 01:14
Gog’u okurken klasik bir roman okuduğumu hiç hissetmedim. Daha çok, zihnin içinden geçen parçalı ama son derece berrak düşüncelerin bir defteri gibiydi. Papini’nin Gog’u, dünyaya yukarıdan bakan bir bilge gibi değil; aksine dünyayı didik didik eden, her şeyi kurcalayan, rahatsız edici sorular sormaktan çekinmeyen bir figür. Belki de beni en çok çeken tarafı buydu: Gog’un “bilmiş” değil, “takıntılı” oluşu. Dünyayı anlamaya çalışan ama anlamaktan çok ifşa eden bir karakter. Kitapta beni en çok etkileyen bölümlerden biri, Hitler’le ilgili olanlardı. Daha Hitler tüm dünyaya felaketini yaşatmadan önce, onun ne yapacağını sezen, hatta neredeyse bunu kaçınılmaz bir kader gibi gören bakış açısı beni ürpertti. Burada mesele bir kehanet değil; insan doğasını çok iyi okuyan bir zihnin vardığı sonuçtu. Gog, kötülüğü bir istisna gibi değil, insanın içinden çıkabilecek en doğal olasılıklardan biri gibi ele alıyor. Bu da metni bugünden okurken daha da sarsıcı kılıyor: Çünkü okur olarak “bunu bilmiyorlardı” deme konforunu elimizden alıyor. Bir diğer güçlü yan ise Gog’un büyük insanların yanına gidip onlarla sanki gerçekten konuşması. Einstein, Freud, sanatçılar, düşünürler… Bu karşılaşmalar bana röportajdan çok zihinsel düello gibi geldi. Gog kimseye hayranlıkla yaklaşmıyor; aksine onları kendi büyüklükleriyle yüzleştiriyor. Bilimin, sanatın, felsefenin kutsallığını bozuyor ve “Bu kadar büyük olmak insanlığı gerçekten ileri mi taşıyor?” diye sorduruyor. Bu sahnelerde kendimi Gog’a yakın hissettim; çünkü o da cevaplardan çok çelişkilerle ilgileniyor. Gog’u bitirdiğimde aklımda kalan şey bir hikâye değil, bir huzursuzluk oldu. Kitap insanı rahatlatmıyor, aksine yerinden ediyor. Büyük ideallerin, büyük insanların ve büyük sözlerin arkasındaki boşlukları gösteriyor. Belki de bu yüzden
GogGiovanni Papini · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20192,411 okunma
Hayatın Kordonuna Basan Adam: Zorba
Puan vermedi·348 syf.··
2025 40. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 27 Aralık 2025 23:53
Zorba’yla tanışmam bir kitap sayesinde oldu ama içimde yer etmesi, İzmir Sanat’ta 2022’de izlediğim o siyah-beyaz filmle tamamlandı. Evet, Kazancakis’in “Zorba”sı; kelimelerle dans eden bir çılgın adamın, mantıkla yaşayan birinin hayatına zorla girmesi gibi. Benimki de öyle oldu biraz. Sayfaları çevirirken önce Zorba’ya sinir oldum. Çok konuşuyor, haddini bilmiyor gibi geldi. Ama sonra... anladım ki adam yaşıyor. Hem de öyle kuru kuru değil; dibine kadar. - - Kitaptaki anlatıcı, kendi gibi düşünen, içe dönük biri için çok tanıdık. Ama Zorba? Hayatın karşısına dikilen, korkulara aldırmayan bir deli fişek. Ben çoğu zaman düşünüp duran, temkinli adımlar atan taraftayken Zorba geldi, “Hadi kalk dans et!” dedi sanki. Filmini İzmir Sanat’ta, koca perdede izlemek ise bambaşkaydı. Anthony Quinn’in Zorba’yı oynayışı hâlâ gözümün önünde. Adam sanki Zorba’yı oynamamış, Zorba olmuş ve bu adamın Çağrı filminde Hz.Hamza'yı oynayışına hala inanamıyorum. Kısacası kendisi çok büyük bir aktördür. - - Kazancakis’in dili, öyle süslenmiş, rafine bir edebiyat değil; tam tersine, topraktan, denizden, halkın ağzından çıkmış gibi canlı, küfürlü, neşeli ve acılı. Zorba konuşurken kelimeler ayağa kalkıyor sanki, anlatıcı sustukça Girit’in suskun taş evleri konuşuyor. Kitapta geçen her sahnede o dönemin Girit halkının yoksulluğu, tutkuları, kadınlara bakışı, dine yaklaşımı öyle sahici ki... Ne zaman bir köy kahvesinde bir tartışma çıksa, ne zaman bir kadın yalnız başına yürüse, insan kendini orada otururken, uzaktan izlerken buluyor. Ve Kazancakis bunu öyle bir üslupla yapıyor ki, okurken hem felsefeye doyuyorsun hem de bir rakı sofrasında nasihat dinliyormuşsun gibi hissediyorsun. Zorba, sadece bir karakter değil; o dönemin içinden çıkmış, ama her çağın insanını sarsabilecek bir canlılıkta.
ZorbaNikos Kazancakis · Can Yayınları · 202420,5bin okunma
Sosyal medyada 1 saatten fazla dolaşanların dikkatine!
9/10
·320 syf.··
2025 34. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 02 Aralık 2025 01:22
Çalınan Dikkat, modern insanın neden artık hiçbir şeye uzun süre odaklanamadığını anlatan bir kitap gibi görünse de aslında daha derin bir şey söylüyor: Sorun bizde değil, içinde yaşadığımız düzende. Johann Hari, dikkat dağınıklığını kişisel bir zaaf değil, sistemin bilinçli olarak yarattığı bir sonuç olarak ele alıyor. Sürekli bildirimler, hız kültürü, sosyal medyanın “seni ekrana mıhlama” algoritmaları… Bunların hepsinin tek bir maksadı var: vaktimizi çalmak. Hari, tüm bu mekanizmayı bilimsel araştırmalarla destekleyerek çok net bir resim çiziyor. Kitabın en güçlü yanı, “dikkatimi toparlamam lazım” diye kendimizi suçlamanın aslında yanlış olduğunu göstermesi. Hari, çözümün bireysel değil, toplumsal ve politik düzeyde olması gerektiğini vurguluyor. Yine de günlük hayatta yapılabilecek basit şeyler de öneriyor: bildirimleri kapatmak, derin düşünme için zaman yaratmak, ekranla araya mesafe koymak gibi. Genel olarak kitap; hızlı yaşamın ortasında neden zihinsel olarak parçalandığımızı anlamak isteyen herkes için iyi, düşündürücü bir rehber. Okuyunca “demek ki problem bende değilmiş” dedirten türden. Hari’nin dili akıcı, örneklerle dolu ve hikâye anlatıcılığı güçlü. Okurunu teknik detaylarda boğmadan akademik bilgiyi herkesin anlayabileceği sade bir yapıyla sunuyor. Kendi hayatından verdiği örnekler de kitabı samimi ve yakın kılıyor. Dikkat konusunda sorun yaşayanların okuması gereken bir kitaptır.
Çalınan DikkatJohann Hari · Metis Yayınları · 20245,3bin okunma
karanlığın içindeki ışık
Puan vermedi·140 syf.··
2025 31. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 01 Kasım 2025 01:39
Nilgün Marmara'nın "Daktiloya Çekilmiş Şiirler" kitabı, beni gerçekten derinden etkiledi. Şairin intiharı, şiirlerinde işlediği ölüm, kayıp ve yalnızlık temalarını daha da anlamlı kılıyor. Onun şiirlerini okurken, sanki kendi iç dünyamda bir karanlığa gömülüyordum. Marmara'nın kelimeleri, benim de hissettiğim çaresizlik ve umutsuzluk hissini yansıtıyor gibi. Bazen, sanki Marmara'nın şiirleri benim kendi hikayemi anlatıyor gibi. Onun şiirleri, beni kendi korkularımla ve umutlarımla yüzleşmeye zorluyor. Marmara'nın intiharı, bana kendi içimdeki karanlıkla yüzleşme cesareti verdi diyebilirim. Marmara'nın şiirleri, intiharının ardındaki nedenleri anlamaya çalışan okuyucular için de bir kapı aralar, şairin iç dünyasına bir bakış sunar. Şiirlerinde kelimeleri bükmekten kaçmıyor ve bazen fonetik olarak da ağza kolay oturmayan dizeleri oldukça fazla kulanmış. Bu şekliyle de kendi özgünlüğünü yakalamış bir şair bence. Böyle nadide bir kadının dizelerini okuyup onu anlayabilme çabası bile başlı başına güzel bir yolculuktu. Keşke bir kere oturup seni dinleyebilseydim. Şiirimizin narin ve cesur çiçeği, ruhun şad olsun.
Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1977-1987)Nilgün Marmara · Everest Yayınları · 20184,762 okunma
Reklam