Alışılagelmiş, kurallara dayalı bir etik anlatısı okuyacağınızı düşünüyorsanız, bu kitap sizi biraz hayal kırıklığına uğratabilir. Çünkü Kuçuradi, etiği anlatırken teolojiye ya da toplum normlarına yaslanarak “işte etik budur” diyen hazır bir çerçeve sunmuyor. Kurallar sıralamıyor, doğru davranış listeleri çıkarmıyor. Bunun yerine insanı, hem başkalarıyla hem de kendisiyle kurduğu ilişkiye bakmaya zorluyor. Bu yüzden kitap öyle akıp gitmiyor; her sayfada durup düşünüyorsun.
Etik için asıl sorulması gereken soruyu ise oldukça sade ama sarsıcı bir biçimde önümüze bırakıyor:
“Karşımdaki insanı nasıl görüyorum? Onu sadece işime yaradığı sürece mi önemsiyorum, yoksa kendi başına değer taşıyan bir insan olarak mı ele alıyorum?”
Kuçuradi, etik ilişkinin tam da bu noktada başladığını hatırlatıyor; insan, insanla kurduğu ilişkide karşısındakini bir araç haline getirdiği anda etik zemin kayboluyor.
Metinde beni en çok durduran yerlerden biri, değerlendirme ile yargı arasındaki ayrım oldu. Bir duruma bakıp hızla hüküm vermenin ne kadar alışkanlık haline geldiğini fark ettim. Kitap, etik değerlendirmenin bilgiye dayanması gerektiğini söylüyor; koşulları, imkânları ve insanın içinde bulunduğu durumu hesaba katmadan verilen yargının geçerli olmadığını vurguluyor.
Mesela: Bir annenin çocuğuna yeterince ilgi göstermediğini görüp hemen “ne biçim anne” demek kolaydır. Oysa etik değerlendirme, o annenin hayat koşullarını ve taşıdığı yükleri anlamaya çalışmayı gerektirir. Bu, yapılanı onaylamak değildir; ama doğru bir değerlendirme yapabilmenin tek yoludur.
Etik karar meselesi kitabın en çarpıcı taraflarından biriydi. Kuçuradi’ye göre etik karar, “ben ne istiyorum?” değil, “bu durumda ne yapılmalı?” sorusuyla verilir. Bu ayrım teoride nettir; ama insan kendi hayatına geldiğinde dirençle