Kitap çok uzun değil ama okurken resmen beyin jimnastiği yaptırıyor:) Kısa ama yoğun bir yolculuk; her cümlede durup düşünmeden ilerlemek mümkün değil. Ama bu çabaya kesinlikle değiyor, çünkü felsefeyi alışılmış rayından çıkarıp şu soruyu merkeze alıyor.
“Dili nasıl kullanıyoruz?”
Sanırım Wittgenstein’ın derdi:
Felsefe, boş tartışmaları çoğaltmak için değil, dilin sınırlarını görmek için vardır.
Çünkü ona göre felsefedeki sorunların çoğu, dilin mantığının yanlış anlaşılmasından doğar.
Wittgenstein dünyayı şöyle görüyor:
Dünya, düşündüklerimiz ya da hayallerimiz değil; olan biten şeylerin toplamı.
Mesela; masada bir fincan varsa bu bir gerçek. Ama “kahve olsa ne güzel olurdu” dediğin anda, o senin sadece hayalin... Dünya değil.
Şunu da söylüyor: Nesneler tek başına bir anlam taşımıyor. Her şey ilişkilerde gizli. Klavye var, masa var ama asıl “olguyu” yaratan ikisinin birlikte durması. Yani dünya, bütün bu ilişkilerin oluşturduğu kocaman bir sahne gibi.
Düşüncelerimiz de bu sahnenin zihnimizdeki fotoğrafları.
Dışarıda gerçekten yağmur yağıyorsa “yağmur yağıyor” düşüncesi doğru bir resim. Ama yağmur yoksa? O zaman resim dünya ile uyuşmaz, düşünce yanlış olur.
Ve işte dil…
O zihinsel fotoğrafları birbirimize gösterme biçimimiz.
“Kapı kırmızı” diyorsun, gidip bakabiliyoruz. Doğru mu değil mi anlaşılıyor. Ama “Tanrı görünmez özlerden oluşur” dediğinde… Wittgenstein’a göre bu tür cümleler doğrulanamaz, yani dilin anlam sınırlarının dışına taşar. Çünkü mantık, hem dünyanın hem dilin görünmez iskeleti. O olmazsa her şey darmadağın olurdu.
Ve Wittgenstein tüm bu düşüncelerin sonunda, tokat gibi bir cümle bırakıyor bize:
“Üzerine konuşulamayan hakkında susmalı.”
Peki o zaman...
Ahlak, estetik, Tanrı, metafizik, hayatın anlamı…
Bunlar önemsiz mi?
Tam tersi. Wittgenstein’a