Fama

Wittgenstein’a Göre Felsefenin Gerçek Görevi.
Tarih boyunca felsefeye katkıda bulunmuş hemen herkes, varlık, bilgi, doğruluk ve değer meselelerinin önemli olduğunu kabul etmiştir. Wittgenstein bu akımla ayrı düşmektedir. Onun görüşü, felsefenin görevinin bu meselelerle uğraşmak olmadığıdır; çünkü bunlar dille ilgili yanlış anlamalardan doğan yanıltıcı sorunlardır. Felsefenin gerçek görevi, der Wittgenstein, düşüncelerimizin ve konuşmalarımızın tabiatının açık olmasını sağlamaktır.
Sayfa 35
Felsefe
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·134 syf.·
2025 79. kitabı
Bir düşünsenize, biri gelip size şöyle dese: “Dünya dediğin şey aslında senin algıların. Dışarıda duran somut bir şey yok.” İlk başta insan ister istemez durup bakıyor: “Tamam… ama ne demeye çalışıyor bu adam?” Ben de kitabı açınca aynen böyle hissettim; biraz şaşkın, biraz meraklı. Berkeley’in fikri gerçekten cesur. Ona göre gerçeklik dediğimiz şey, bizim algılarımızın toplamı: renkler, sesler, sıcaklık… Hepsi kafamızın içinde oluyor. Maddi bir madde falan yok, sadece zihinsel olan var. Yani Locke’un “zihinden bağımsız madde” fikrine resmen kafa tutuyor. “Böyle bir maddeye niye ihtiyaç duyuyoruz ki?” diyor. Mesela masaya dokunuyorsunuz; sertliği zaten “Ben buradayım” diye bağırıyor. Berkeley’e göre buna bir de “Ama masanın görünmeyen bir özü var” demek tamamen gereksiz. Masayı inkar etmiyor; sadece kafamızda fazladan bir şeyler uydurmaktan kaynaklanan kafa karışıklığını gösteriyor. Tabii akla hemen o meşhur soru geliyor: “Peki ben odadan çıkınca masa yok mu oluyor?” Berkeley cevabı hiç dolandırmadan veriyor: “Sen görmesen de Tanrı görüyor.” Yani dünyayı ayakta tutan şey, her an her şeyi gören bir bilinç. Hani bir nevi “Tanrı hep gözlemci modunda” gibi düşünebilirsiniz. Doğayı görme biçimi de ilgimi çekti. Güneşin doğması, suyun kaynaması, yerçekiminin işlemesi… Bunları kendi kendine işleyen kör bir madde düzeni olarak görmüyor. Daha çok Tanrı’nın dünyayı bize tanıdık ve düzenli gösterdiğini düşünüyor. Doğa yasaları da bizim bu düzeni fark edip alışmamızla oluşmuş kavramlar gibi. Yani mekanik bir evren yerine, Tanrı’nın algısı üzerinden anlamlı bir tablo çiziyor. En ilginç kısmı da soyut kavramlara takılmasıydı. “Genel üçgen”, “maddi öz” gibi şeyleri sorguluyor: “Gerçekten var mı bunlar, yoksa sadece dil mi bizi kandırıyor?” diye soruyor. Zaten kafada içi tamamen
Felsefe
İnsan Bilgisinin İlkeleri ÜzerineGeorge Berkeley · Bilim ve Sanat Kitabevi · 199635 okunma
Offline dünyaya aitim, fakat online dünya bana ait.
Yapılan bir araştırma, birçok internet kullanıcısının kendilerini gerçek dünyanın ses ve görüntülerinden uzaklaştırmak için internete başvurduğunu gösteriyor. Oluşturulan konfor bölgesine sadece “benzer düşünen” insanların girişine izin verilmesi, karşıt düşüncelere sahip olan insanların oluşturulan bu yapay alandan atılması ise bir başka önemli detay. Basit bir el hareketi ile sil tuşuna basmak, oluşabilecek tartışmaları ve görülmek istenmeyen detayları kullanıcının ekranından silip atıyor. İnanç duyulan şeyleri sorguya açmak, yanlışlamaya bir alan açtığı için insanlar tartışmaya girmektense tartışmadan kaçınmayı tercih ediyor ve ahlaki buyruğun önemini ve ağırlığını tartışmaktansa, ahlaki olarak kör ve sağır hale gelip, daha risksiz alternatiflere yöneliyorlar.
Sayfa 90
Hayata Dair
Politika, “yılanlar kadar bilge olasın”, derken, ahlak buna sınırlayıcı bir koşul ekler “ve güvercinler kadar saf.” Eğer bu iki öğüt bir buyrukta uzlaşmaz haldeyse, o halde politika ve ahlak çatışma içinde demektir; fakat eğer bu iki niteliğin her zaman bir arada olması gerekiyorsa ki tersi düşünce saçmadır ve ahlakla politika arasındaki çatışmanın nasıl çözüleceği sorusu bir sorun olarak dahi ileri sürülemez.
Sayfa 68
Hayata Dair