Meğer bu tecrübe denen sey, bizim kitaplardan öğrendiğimiz mânasından çok ayn bir yerde kullanılırmış. Onun asıl mânası dünya işlerinde bir nevi sinizmi benimsemek, onun içinde dört tarafinı iyice kollayarak, kimseyi rahatsız etmeden, büyüğü kuşkulandırmadan, küçüğü sabrın son haddine getirmeden rahatça, yahut gailesizce yaşamak, hayat yolunda her vesileden istifade ederek ilerlemek, ev, köşk, apartman, han, esham sahibi olmakmış.
Şöyle ya da böyle olmak elbette kendi elimizde. bedenimiz bahçemizdir, irademiz de bahçıvanı, ister ısırgan dikersin, ister kekik, ister hıyar yetiştirir, kabak ekersin, bahçeni ya tek bir bitkiye ayırabilirsin ya da bir sürü çiçekle doldurabilirsin, yeter ki sen iste! Bahçenin kısır kalması da senin elinde, verimli, bakımlı olması da. bunların hepsini yapmak irademize bakar. Neyse ki, duygularımız mantığımızla dengelenmiş. Yoksa damarlarımızdaki şu azgınlık ,içimizdeki şu şehvet düşkünlüğü bize ne olaylar oynardı. İyi ki mantık denen bir şey var da, kuduran isteklerimizi, bedenimizin iğnelenmelerini, dizginsiz tutkularımızı bastırabiliyoruz. Senin aşk dediğin şey ,işte bu tutkularımızın uzantısı ,bir sürgünü.
Hakikaten su insanlar pek müziç
mahluklardı. Kendi akıllarının üstünlüğüne inanarak başkasına öğüt vermekten vazgeçmiyorlar, fakat kendi gülünc
lüklerini, zavallılıklarını da bir türlü idrak edemiyorlardı.