Hayır, onun adını asla anmayacağım. Çünkü o hayali endamıyla, ince, sisler içinde kalmış boyuyla, arkasında acılı hayatımın usul usul yanıp eridiği, şaşkın, parlak, iki iri gözüyle artık bu aşağılık, yırtıcı dünyaya ait olamaz. Hayır, onun adını yeryüzüne ait şeylerle lekelememeli.
“Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep ya sana acı çektirmek ya da kendimi aldatmakla geçiyor günler? Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama her şeyi olduk. Yıldızları nasıl seyrediyorsam bundan sonra da sana öyle bakacağım demek.”
Bir aynanın önünde durduk. Sadece gözlerini görebiliyordum. Bir anda insan bedeninin de böyle aptalca tasarlandığını düşündüm. Kafalarımız saydam değildi ve biz sadece küçük pencereleri, yani gözleri görebiliyorduk. İçindekileri görme imkanımız yoktu.
Yepyeni, rengarenk kanatlı bir kelebek, kozasını delip çıkmıştı. Demek ki, benim sevgili yıldızım, kendisini hayranlıkla seyrettiğim mavi bozkırlarını, tazeliğini yitirmeksizin bir kadın olmuştu.
Gazete öyküleri bizim için rüya gibiydi, başkalarının gördüğü kötü rüyalar. Ne korkunç, derdik, öyleydiler de, ama inanılır olmaksızın korkunçtular. Aşırı melodramariktiler, bizim hayatımızda olmayan bir boyuta sahiptiler.
Gazetelere konu olmayan insanlardık biz. Baskı kenarlarındaki beyaz boş alanlarda yaşıyorduk. Bu bize daha çok özgürlük veriyordu.
Öyküler arasındaki boşluklarda yaşıyorduk.