Küçük İskender'in "Kırık Kadeh Sineması İftiharla Sunar"ında anlatılan o şenlikli, derin sohbetli, rakıyı bir felsefeye dönüştüren meyhane portresi bana hep uzak gelmiştir. Çünkü benim için içmek, neşelenmenin ya da sohbetin aracı değil, tam aksine unutmanın ve hisleri dondurmanın bir yoluydu.
Benim girdiğim meyhanelerde, oturduğum masalarda, rakının adabı, mezenin tazeliği konuşulmazdı. Buz konulur mu konulmaz mı diye kimse takmazdı. Hatta bazen meze bile gerekmezdi; çünkü geçmişten gelen o ağır acılar, içilen her yudumun yanında zaten fazlasıyla yetiyordu. O yüzden benim masam, diğer masalardaki kahkahalara, coşkulu haykırışlara değil, daha çok bir sessizliğe ve derine gömülmüşlüğe şahit oldu.
Ama bu söylediklerim kimsenin içme biçimine bir eleştiri değil. Herkesin hayatla ve alkolle kurduğu çok özel, kişisel bir ilişkisi var. Kimi neşe için, kimi hüzün için, kimi de sadece o anı yaşamak için içer. Küçük İskender'e de bu samimi ve farklı bakış açısını edebiyata taşıdığı için ayrıca teşekkür etmek gerek.