Kaygıyı tarif ederken "yayılmacı'' ve "muğlak" gibi terimlerin çok sık kullanılması, kaygının diğer duygular kadar acı vermediği anlamına gelmez. Hatta, diğer koşullar sabit olduğunda, kaygı korkudan bile daha fazla acı verebilir. Aynca, bu terimler sadece kaygının genelleştirilmiş ve "kapsamlı" psikofiziksel niteliğine gönderme yapmaz. Korku, öfke, husumet gibi diger duygular da organizmanın tümüne nüfuz edebilir. Gerçekte, kaygının yayılmacı olması ve belli farklarla tanımlanamaması, tehdidi deneyimleyen kişiliğin seviyesi ile ilişkilidir. Her birey, farklı korkuları kendi geliştirdiği güvenlik örüntüsü temelinde deneyimler; fakat kaygıda tehlikede olan, bu güvenlik örüntüsünün ta kendisidir. Korku, her ne kadar rahatsız edici olsa da, mekansal olarak tespit edilebilen ve teoride karşılık vermek için hazırlık yapılabilecek bir tehdit olarak deneyimlenir. Önemli olan, organizmanın nesne ile ilişkisidir ve telkin ya da uygun bir mücadele yoluyla o nesne ortadan kaldırılırsa, endişe de yok olur. Fakat kaygıda kişiliğin temeli (merkezi, özü) saldırıya uğradığından, birey ne tehdidin "dışında durabilir" ne de onu nesneleştirebilir. Bu nedenle, onu karşılayacak bir adım atma şansı yoktur. İnsan bilmedigi şeyle savaşamaz. En genel sözcükleri kullanarak ifade edecek olursak, kişi kaygıya yakalanır ve bu şiddetliyse onun altında ezilir; zira kişi korku içindedir fakat neden korktuğunu bilememektedir.
En çok nefret ettiğim erkekler bana öğüt vermeye kalkışanlar ya da beni yaşadığım hayattan kurtarmak istediğini söyleyenlerdi. Onlardan daha çok nefret etmem, benden daha iyi olduklarını ve yaşamını değiştirmek için bana yardımcı olabileceklerini sanmalarındandı. Şövalye gibi görürlerdi kendilerini; başka koşullarda oynayamadıkları bir roldü bu. Benim düşük bir insan olduğumu anımsatarak, kendilerini soylu ve üstün hissetmek isterlerdi.