Tıbbi karar verme kuralları sağlığı değil de hastalığı teşhis ederek insanları güvenlik aramaya iter. Bu eğilimin klasik demonstrasyonu 1934 yılında yapılmış bir denemede ortaya çıkmıştır. New York’taki kamu okullarında okuyan 1.000 öğrencinin yüzde 61'inin bademciklerinin alınmış olduğu görülmüştür. Geriye kalan yüzde 39'u bir grup hekim tarafından muayene edilmiş ve bunların yüzde 45'i tonsillektomi' gerektiği için seçilmiş, gerisi de bırakılmıştır. Bırakılan çocuklar başka bir grup hekim tarafından yeniden muayene edilmiş ve ilk muayeneden sonra bunların da yüzde 46'sına tonsillektomi endikasyonu konulmuştur. Geri kalan çocuklar üçüncü kez muayeneye girdiğinde benzer oranda çocuk tonsillektomi gereğiyle seçilmiş, böylece üç muayene sonucunda geriye, tonsillektomi endikasyonu konmayan yalnızca altmışbeş çocuk kalmıştır Bu çocuklar tekrar muayene edilmemiştir, çünkü onları muayene edecek hekim kalmamıştır.
Bu test, parasal düşüncelerin eğilimleri etkilemediği, ücretsiz bir klinikte yapılmıştır.
Pek çok Avrupa dilinde, “Pek az avukat iyi ölür pek az doktor iyi yaşar’deyişinin karşılığı vardır. Şimdi ise hekimler zirveye çıkmıştır ve kapitalist toplumlarda bu zirve epey yüksektir. Yine de tıp harcamalarındaki artışı tıp mesleğindekilerin açgözlülüğüne yormak yanlış olur. Artışın çok daha büyük bir kısmı, Birleşik Devletler üniversitelerinin ellili yıllarda mezun etmeye başladığı yüksek rütbeli tıp kırtasiyecileri sürüsüne gitmiştir: Hemşire denetleme konusunda master ya da hastane yöneticiliğinde doktora yapanlara ve yeni bürokratların beslendiği daha alttaki tüm katmanlara.
Yargıç neyin yasal ve kimin suçlu olduğunu belirler. Rahip neyin kutsal olduğunu ve kimin tabuyu çiğnediğini açıklar. Hekim ise neyin semptom ve kimin hasta olduğuna karar verir.
Eğer, yüreğinizde bir bulantı, kafanızda bir kuşku hissediyorsanız, eğer varlığınızda bir rahatsızlık, çevrenizde bir huzursuzluk varsa, kader sizi seçmeye çağırıyor demektir. Seçim hakkını kullanmamak da bir seçmedir; Ya size uzatılan ipe sımsıkı sarılıp kurtulacaksınız, ya boynunuzda bükülü bir iple ateş vadisinde dolaşmaya razı olacaksınız.
Yusuf Akçura'nın 1908'de yazdığı, 1912'de yayınlanan kitabı Üç Tarz-ı Siyaset dönemin en çok tartışılan üç akımını ele alan bir makale. Çağdaşı olan pek çok düşünür gibi Akçura da ülkenin geleceği ile ilgili ortaya atılan çözüm önerilerini değerlendiriyor.
Benim okuduğum Türk Tarih Kurumu basımında hem önsöz olarak hem de sonlarda makaleye yönelik eleştiri ve değerlendirmelerde bulunulmuş.
Akçura makalesinde Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılığın uygulanabilir olup olmadığını ele almış ve sonucunda "Osmanlı milleti teşkili Osmanlı ülkelerini şimdiki hudutlarıyla muhafaza için yegane çaredir." düşüncesine varmıştır. Osmanlı devleti ,İslamiyet ve Türkçülük için üç cemiyetin menfaatler müşterek midir? sorusuna yanıt arayan yazar, İslamiyetin menfaatleri tüm Türkler için ortak değildir çünkü sayıca az olsa da gayrimüslim Türkler de vardır; Türklerin menfaati de ortak değildir çünkü İslam toplumunda Türk olmayanlar da vardır diyerek geriye mevcut seçenekler arasında en uygunu olarak kalan Osmanlıcılığı seçiyor. Fakat bu seçim de nihai bir sonuç değil çünkü yazar makalesini "Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı devleti için yararlı ve kabil-i tatbiktir?"şeklinde bitiyor.
Keyifli okumalar.
Üç Tarzı SiyasetYusuf Akçura · Kilit Yayınları · 20112,918 okunma