Anadolu’nun ortasında küçük bir ilçede doğdum. Bu ülkedeki pek çok insan gibi muhafazakar bir ailem ve çevrem vardı. Böyle bir ortamda büyüyen insan kendisine öğretilen doğruları doğru yanlışları da yanlış kabul eder. Bunu yakından tecrübe etmiş birisi olarak kendim de çok farklı değildim. Birçok şeyde kendime farklı bakış açıları kazandırsam da içinden çıkamadığım kalıplarım vardı. Aynı dini, siyasi, tarihi ve sosyolojik düşünceleri paylaşmadığım insanlara karşı önyargılarımı aşamıyor, daha doğrusu aşmak için çaba sarf etmiyordum. Yargılamalarım belli başlı kalıplar içerisinde kalıyordu.
Büyüdükçe içinde bulunduğum yerden çıkma fırsatı buldum. Önce eğitim için sonra çalışma hayatım dolayısıyla farklı yerlerde bulundum. Değişim böylece başladı. İnsanın insan olduğunu, iyinin ve kötünün her yerde olabileceğini, insanın içinde iyilikle beraber kötülük de barındırabileceğini tespit etmeye başladım. Kendi değer yargılarıma sahip insanların mutlak iyiler olamayacağı gibi ben’den farklı insanların da mutlak kötü olamayacağını gördüm. Bitmedi. Her insanın özünde bencil olduğunu anladım. Kötülük yapanın bir menfaati olduğunu, iyilik yapanın da sadece iyilik yapmak için iyi olduğunu düşünürüz. Halbuki herkes kendi içinde az çok bencildir. Bir şey başardığımızda seviniriz, ama o şeyi başaramayan insanların ne acılar çekebileceğini hiç düşünmeyiz. İyilik yaptığımızı düşündüğümüz kişi bizim istediğimiz gibi karşılık vermezse davranışımızı sorgular ve çok geçmeden bu davranışı bırakırız. Haksızlık yapana kızarız ama hiç haksızlık yapıp yapmadığımızı sorgulamayız. Bizi yönetenlere çeşitli vesilelerle kızarız ama onların yerinde bizim de olduğumuzda özünde çok da farklı davranmayacağımızı hiç düşünmeyiz. Böyle böyle yüzlerce örnek verebilirim. Ve bunları deneyimleyerek, okuyarak,