Mustafa Davşan

Mustafa Davşan
@MustafaDAVSAN
Fizik De omnibus dubitandum
İnanç, Suç ve Toplum
9/10
Dostoyevski’nin Budala adlı kitabı, yalnızca ana karakterler üzerinden değil, yan karakterler aracılığıyla da insan ruhunun derinliklerine inen çok katmanlı bir yapı sunar (asıl önemli olanın halk olduğu, yani sıradan insanlar olduğunu vurgular). Romanda neredeyse tüm karakterler bilinçli bir şekilde detaylandırılmış; yalnızca hikâyeye katkı sunmakla kalmayıp, aynı zamanda felsefi ve toplumsal soruların temsilleri hâline getirilmişlerdir. Romanı ilk kez ya da ikinci kez okuyacaklara, özellikle ilk bölümdeki hikâyelere ve kitaba verilmiş kısa anlatılara ve hikayeleree dikkat etmelerini öneririm. Dostoyevski, bu anlatılarla okuyucuyu belirli olaylar karşısında düşünmeye, bazen de yargıya varmaya yönlendirir. İlk bölümlerde karşılaştığımız kısa öykülerin, roman ilerledikçe karakterlerin başına gelen olaylarla paralellik taşıması da dikkat çekicidir; bu yapı sayesinde okur, ilk başta edindiği fikirleri test etme fırsatı bulur. Örnekler: Mari’nin hikâyesi, ateist adam, Holbein tablosu, Altın Çağ, epilogdaki trajik son ve diğerleri. İnanç, İsyan ve Rus Kimliği Din ve Nihilizm: Batılılaşma Krizi Dostoyevski, Ortodoks inancını (Prens’in saf sevgisi) Katolik-Protestan Batı’yla (Rogojin’in tutkulu nihilizmi) karşı karşıya getirir. Nihilizm: İppolit’in intihar manifestosu, Ecinniler’deki Kirillov’un "Tanrı öldü" söylemiyle benzerdir. Ancak İppolit’in isyanı, Holbein’in İsa’nın Mezara Konuluşu tablosuyla somutlaşır: "Tanrı’nın bedeni çürüyorsa, diriliş nasıl mümkün olur?" "Güneş hayatın kaynağı değil midir? Apokalips’te ‘hayat kaynakları’ ne anlama gelir? Pelin Yıldızı’nı duydunuz mu siz, Prens?" Bu alıntı, mükemmel insan ve doğa ilişkisini tartışır ve doğayı dev bir makineye benzetir. Pelin Yıldızı (Vahiy 8:10–11): Sadece doğanın mekaniğini değil, ilahi cezayı da sembolize
Felsefe
BudalaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201231,5bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Sıradan İnsan
Dar kafalı "sıradan" bir insan için kendini, sözgelimi, olağanüstü, sıra dışı biri olarak düşünmekten, herhangi bir kuşku duymadan buna içtenlikle inanmaktan daha kolay bir şey yoktur. Kadınlarımızdan bazıları için saçlarını kısa kestirmek, mavi gözlük takmak, nihilist olduğunu söylemek, hemen o anda kendine özgü "inançları" olduğuna inanmasına yeterlidir. Bazılarımız için, kalbinde toplumsal, soylu birtakım duygular hissetmek, kimsenin onun hissettiklerini hissedemeyeceğine, dahası insanlığın gelişmesinde kendisinin önder olduğuna kolayca inanmak için yeterlidir. Biri bir yerden ika sözcük duysun veya başı sonu belli olmayan iki sayfacık bir şey okusun, hemen bunların "kendi düşünceleri" olduğuna, kendi beyninde doğduğuna inanmaya başlar. Bu durumlarda saflığın küstahlığı (böyle denebilirse kuşkusuz) inanılmaz bır düzeye çıkar. Bütün bunlar akıl alacak şeyler değildir, ama çok sık çıkarlar karşınıza. Gogol, saflığın bu küstahlığını, aptallığın kendine, kendi yeteneğine bu aşırı güvenini, inanılmaz kahramanı Teğmen Pirogov'da son derece parlak bir biçimde anlatmıştır. Kendisinin bir dahi, hatta her çeşit dâhiden de üstün olduğundan en küçük bir kuşkusu bile yoktur Pirogov'un. Büyük bir dahi olduğundan öylesine kuşkusu yoktur ki, bunu bir kez bile sormaz kendine. Aslında soru diye bir şey de yoktur onun için. Öyle ki büyük yazar, okurunun incinen etik duygusunu tatmin için sonunda kırbaçlatmak zorunda kalmıştır onu. Gelgelelim, büyük adamın şöyle bir silkindiğini, işkenceden sonra kendini toparlamak için kocaman bir parça böreği mideye indirdiğini görünce şaşkınlık içinde kollarını iki yana açmış, okurlarını da öylece bırakmıştır. Gogol'ün bu büyük Pirogov'u böyle küçük rütbeli resmetmesine her zaman üzülmüşümdür. Çünkü Pirogov'un kendine öylesine bir güveni vardır ki,
Sayfa 586 - İş B. 22. Baskı
Alıntı
Güneş hayatın kaynağı değil midir? Apokalipsis'de "hayat kaynakları" ne anlama gelir? "Pelin Yıldızı"nı duydunuz mu siz prens?
Sayfa 471 - İş B. 22. Baskı
Felsefe
Alçak & Dürüst
Ne o, gülüyor musunuz yoksa? Alçaklar dürüstleri sever. Bunu biliyor muydunuz?
Sayfa 156 - İş B. 22. Baskı
Edebiyat
İnsan doğuştan kötü müdür?
Lorenz'e göre saldırganlık, esas olarak dış uyaranlara verilen bir tepki değil; insanın içinde gömülü olan, kendi kendine harekete geçebilen ve dış dürtüler olmasa bile ifade bulmaya çalışan bir itkidir. Ona göre içgüdüyü tehlikeli kılan şey, onun bu kendiliğindenliğidir. (Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, Payel Yayınları, 3. Baskı, s. 38) Yani insan, ortada bir tehdit ya da kışkırtma olmasa dahi, saldırganlık sergileyebilecek potansiyele sahiptir. Erich Fromm ise saldırganlığı ikiye ayırır: savunmacı ve yıkıcı saldırganlık. Savunmacı saldırganlık, hayatta kalmak için gerekli ve doğaldır. Ancak yıkıcı saldırganlık, insanın özünde yer alan, biyolojik bir uyarana bağlı olmaksızın ortaya çıkan bir eğilimdir. Fromm’a göre bu tür saldırganlık, bireyin güçsüzlük, yalnızlık gibi duygularından kaynaklanır ve dış dünyayı yok etme arzusu olarak kendini gösterir. Şimdi şu soruyu sormak gerekmez mi? Eğer insanoğlu bu kadar “akıllı”, “gelişmiş” ve “bilinçli” bir varlıksa, neden hala yıkıcı saldırganlık sergilemekte? Neden savaşlar, kıyımlar, psikolojik şiddetler ve toplumsal nefret hala günlük hayatımızın bir parçası? Yıkıcı saldırganlık, insan için yaşamsal bir zorunluluk değildir. Ancak yine de varlığını sürdürüyorsa, bu durum insan doğasının karanlık yönlerini kabul etmemiz gerektiğini göstermiyor mu? Belki de hoşumuza gitmese bile, kötülük insanın doğasında gerçekten vardır. Ve belki de asıl sorun, bu gerçeği reddetmemizde yatıyor olabilir mi?
Duygu ve Düşünce