Kitap okumak, şiir yazmak, resim yapmak, ... Sadece boşluğa bakmak, anlamsızca,bomboş... Kendini bu güzelliklerden yoksun bırakmak,... Yalnızlığa ve karanlığa bürünüp dipsiz bir kuyuya düşmek....
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa 🙂🕊️
Yıl 1800’lü yıllar…
Mehmet Ağa köyün ağasıdır, diğer bir anlamda köyün babasıdır. Genel olarak köy ağalarını eski Türk filmlerinden kötü olarak anımsarız, bunların aksine Mehmet Ağa çok hayırsever bir insandır.
Mehmet Ağa şehirdeki tüm esnaf tarafından tanınırmış. İhtiyaç sahipleri ise yaptıkları alışverişlerde hesabı Mehmet Ağa’ya yazdırırmış.
Ayın belli günlerinde şehre inen Mehmet Ağa tüm esnaflara uğrar, borçlarını ödermiş. Hatta yeni evlenen gençlere hediye olarak toprak, yer verirmiş.
Mehmet Ağa hayatı boyunca hayır işleriyle meşgul olmuş, yardımlar yapmış ve zengin bir toprak ağası iken beş parasız bir şekilde vefat etmiş…
Barış Manço 1971 yılında gittiği Kıbrıs’ta bu hikayeyi duyar ve araştırır. Daha sonra da bu unutulmaz eseri ortaya çıkarır.
Ayrıca Barış Manço 1982 yılında Mehmet Ağa’nın mezarını bulur ve bir mezar taşı yaptırır.
#alıntı #kültür-sanat
youtu.be/IwNjBeIIWpo?si=...
..
“Ailenize “Bu benim eşim, herkes saygı duyacak.” mesajını usulünce verip eşinize sahip çıkamayacaksanız, evlenmeyin. Kendinizi madden ve manen hazır hissetmiyorsanız evlenmeyin. Eşinizi dört duvar arasına hapsedip, “bu benim doğrum” diyorsanız evlenmeyin. “Aman.. evlenince düzelir..” diye oğlunuzu yada kızınızı bir başkasıyla evlendirmeyin. Kimse sizin hastalıklı ruhlu çocuğunuza rehberlik yapmak zorunda değil.!
Sizden ricam başkasının hayatını mahvetmeyin, kimsenin başını yakmayın.”
..
Yıllar boyunca övünüp durduk insanın "düşünen" bir varlık olmasıyla. Öleceğini bilen, irade sahibi, özgür, kendini konuşarak ifade edebilen bir varlık. Tarif edilemeyecek ayrıcalıklar değil mi?
Kimi ayrıcalıklar aynı zamanda tarif edilemeyen acıları da getirir beraberinde.
Sevdiğiniz birini düşünün meselâ, hasta yatağında, belki ona son kez bakıyorsunuz ve daha da kötüsü o bakışın "son kez" olduğunu biliyorsunuz. Bir enkaz düşünün, nice kayıplar kaldı altında, hafızası olan bir varlık, unutamıyor, nereye baksanız onları hatırlıyorsunuz. Covid'den yitip giden nice can, ne zaman maske görseniz geliyor aklınıza. Her arabaya biniş bir kazayı, her müzik unutulamayan bir sevdayı, masadan kalkan her sandalye bir eksik kalmayı hatırlatıyor. Unutamayan bir varlık aynı zamanda insan. Duygusal bir varlık. Geçmeyince geçmiyor.
Nasıl baş ediyorsunuz acılarla?
İlla can kaybı değil, okutulmamış bir insanın her gün evinin yanındaki okulun zil sesini duyması bile bir acı mesela... Sevdiğini elin alması, suya düşen hayallerinizin olması... Orhan Kemal der ki: "Güçlü bir hafıza, ağır bir cezadır." Nitekim neyi unutmak isteseniz anbean gözünüzde canlanır. Nasıl teselli ediyorsunuz kendinizi? Psikolog, insanlarla konuşmak, kitaplar okumak... Dünyanın en büyük kulüpleri sporcu psikolojilerine devasa paralar harcıyor. Zira ruhu teselli bulamayan insan hayata hiçbir yerinden tutunamıyor.
Bir teselli kitabı Dervişin Teselli Koleksiyonu 3 Ayetlerle, hadislerle, yerli ve yabancı yazarların, düşünürlerin sözleriyle donatılmış, doğrudan ruha hitap eden bir kitap. Stefan Zweig'in bir alıntısıyla başlıyor: "Şimdi beni teselli edecekler ve bana bazı cümleler söyleyecekler; cümleler, cümleler... Fakat söyler misiniz, bana cümlelerin ne faydası dokunabilir?" Öyle sevdim ki bu başlangıcı... Bir kitap her şeyden önce kendini
21. yüzyıl!
İnsan psikolojilerinin alt üst olduğu, antidepresanların aspirinlerden fazla sattığı, intihar olaylarının arttığı, adeta "Dünyaya gelecek en yanlış zamanı bulmuşuz." denen bir dönemde yaşıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde İlber Ortaylı'nın bir kitabını okumuştum. Her insanın kendi dönemi için dünyanın en zor dönemi benzetmesini yaptığını oysa her dönemin kendine özgü zorluklarının olduğunu ifade ediyordu İlber Hoca. Haklılık payı yok mu sizce de? Peki, dönem zor bir dönem olsun. Onu düşünce ve davranışlarımızla daha zor kılan da yine bizler değil miyiz?
Dervişin Teselli Koleksiyonu...
Çeşit çeşit yaraları var değil mi insanın?
Kabuk bağladıkça dokunulan, dokundukça kanayan, kanayıp kabuk bağlayan ve sonra yine aynı döngüden geçen...
Manevi yaralar...
İşte bu kitap kendi tabiriyle "manevi yaralara merhem" niteliğinde.
Diğer yaralar geçiyor çünkü. Yürektekiler baki...
"Tedavi edildikçe büyüyen yaraları da vardır insanın." (s. 319)
Bir kitap yaralarınıza iyi gelebilir mi?
Evet, tedavi edemez belki.
Geçti, diyemezsiniz.
Ama o yarayla yaşamayı, o yaraya farklı gözle bakmayı öğrenebilirsiniz. Asıl değişim de burada başlamıyor mu?
Hani bir yaranız vardır, kolonya sürersiniz yakar. Sonra üfleyince iyi geldiğini hissedersiniz. Artık ister kolonya gözüyle bakın ister o üfleme gözüyle. Ama bir şekilde o yaraya iyi gelen merhem tadında bir eserle geldim size.
Yeri geliyor umut etmeyi, yeri geliyor sabretmeyi öğreniyorsunuz. Hepsinin ayrı bir güzelliği olduğunu. Bunları öğrenirken verilen örnekler o kadar zengin ki... Kuran'ı Kerim'den ayetler, örnek olaylar, Türk ve dünya edebiyatından yazarların dize ve satırları... Her anlatının örneği o kadar güzel oturmuş ki, yeri geliyor yaranızla eğleniyor, yeri geliyor çok sevdiğiniz bir şairin dizeleriyle mest
“Benimle çok uğraşıyorlar, canıma tak dedi. Artık dayanamayacağım.”
Bu sözler sabahattin Ali’nin ölmeden önce kardeşi Fikret Şenyuva’ya söylediği son sözlerdi.
Ve eklemişti: “Anneme yirmi beş lira gönderdim. Yine göndereceğim. Bir gün gelir de gönderemezsem, beni yok bilin!..”
Ve cesedi öldürüldükten altı ay sonra bir çoban tarafından bulunur, dört ay sonra da gazetelere öldü haberi yazılır. Eşyalarına devlet tarafından haciz konulur, bir polis memuru eşyalarını köylülere satar ve daha nice iğrenç şey... Yıllarca eserlerine yasak konulan, yazıları yüzünden durmadan hapiste yatan Ali şimdi MEB’in 100 Temel Eser listesinde yer alıyor. Garip bir ülkeyiz.
Sabahattin Ali özgürlüğüne kavuşacağını düşündüğü yola çıkarken okumak için yanına aldığı birkaç kitap, birkaç parça kıyafet, umudu, kafasında ise geride bıraktığı can’ı Aliye’si, ruhu Filiz’i ve çantasında tamamlamayı düşündüğü birçok hikayesi vardı.
İşte bu kitabı; yıllar sonra sandığından çıkan notlardan derlenmiş bir kitap. Kızı Filiz Ali yıllar sonra sandıkta kalan belgeleri ve notları 1997’de Nükhet Esen’e götürüyor. Nükhet Esen, Zeynep Uysal, Engin Kılıç, Olcay Akyıldız bu yazıları okuyup düzenliyorlar.
Bu derleme kitapta; ikisi tam, biri bitmemiş, biri uzun olmak üzere dört hikaye, on bir şiir, Kağnı hikayesinin üç perdelik opera formunda yeniden yazımı, ileride yazmayı planladığı hikaye ve romanlarına dair kısa notlar, bazıları 1940'larda gazetelerde yayımlanmış sosyo-politik makaleleri ve çizdiği desenler yer alıyor.
Yazmayı planladığı liste şu şekilde: #33900716
Tabi bu listenin dışında Kuyucaklı Yusuf’un üçlemesi de bulunuyor.
Sabahattin Ali, ‘Kuyucaklı Yusuf’u üç cilt olarak tasarlamış. Şehrin büyüklerini öldüren Yusuf, ‘Çineli Kübra’ isimli ikinci ciltte eşkıya olacak,