Hayatı anlamlandıramıyorum. Bazen ruhumda çiçekler açıyor; her şey net ve berrak görünüyor. Susuz çöller yeşermiş, şehirler ve insanlar değişmiş, tutkuyla sarılmış her yan, neşe daim olmuş. Bulutların üstünde yürüyorum sanki; elimi uzatsam yıldızlara dokunacak gibiyim. Her şey ulaşılabilir, her şey mümkün. Sonra uyanıyorum. Cam açık, üşümüşüm. Etrafım sessiz, kimsecikler yok. Loş odada gözlerimi tavana dikip Hangisi gerçek? diye düşünüyorum. Yataktan kalkıp diğer odaya geçiyorum, pencereyi açıyorum. Yüzüme vuran soğuk hava, rüyalarımda düşlediğim belki de olmasını dilediğim dünyanın aslında hiç var olmadığını hatırlatıyor.
Dışarı çıkıyorum. İnsanlar huzursuz, daha çok da umutsuz. Dünya daralmış; herkes uçurumun kenarında kendine bir yer edinmeye çalışıyor. Düşmemek için birine tutunuyor, ama hayatta kalabilmek için başkalarını itmek zorunda kalıyor. Yeni güne böyle başlamak, insanın içinde “Gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece hayatta kalmaya mı çalışıyorum? sorusunu uyandırıyor.
Az önce rüyamda deneyimlediğim şey ne kadar gerçekse, şu an yaşadığım hayat da bir o kadar gerçek. Masmavi gökyüzünün altında, kendi dünyamızı ve çevremizi şekillendiriyoruz, çoğu zaman doğaya meydan okurcasına. Ama bunu yaparken kendimizi değişmez ve tükenmez bir varlığın başlangıcı sanıyor, attığımız her adımla etrafa nifak serpiyoruz. Sonra da bu nifakların gölgesinde, riyadan kurtulmaya çalışıyoruz.
Bilmiyorum…