Fikret Otyam’ın o tadına doyulmaz seyahat notlarını özlemişim, kronolojik sırayla hepsini okuyayım istedim. İlk sırayı 1959-1961 yılları arasında yayınlanan Gide Gide serisi aldı.
Fikret Otyam çok yönlü ve özgün bir sanatçı. Ben en çok ressamlığını beğeniyorum; ancak bence ressamlığının getirdiği o gözlem yeteneği kalemini de zenginleştiriyor. Uzun yıllar gazetecilik yapıyor ve nafakasını buradan sağlıyor Otyam. Menderes iktidarının baskı yıllarında da, izleyen yıllardaki darbe ve muhtıralarda da, iktidardaki güçlerin ortaya çıkmasından ürktüğü halkın gerçek durumunu aktarıyor okuyucularına. O zorlu yıllarda ve zorlu şartlarda köy köy dolaşıyor Anadolu’yu; halkın arasına karışıyor, onlardan biriymiş gibi, yargılamadan, küçümsemeden, ekmeklerine ortak olarak anlatıyor hikayelerini. Romantik anlatımı ile okuyucuyu duygulandırıyor, kendine özgün tarzını yaratıyor, artan takipçileri ile birlikte ünü de yayılıyor. Abdi İpekçi suikastından sonra sıranın kendisine geldiğinden korkup -ve bence peşi sıra gelecek “karanlık” cinayetler silsilesini hissedip- en verimli yıllarında, 50li yaşlarının başında inzivaya çekiliyor, kalemini büyük ölçüde susturup kendini resimlerine veriyor.
Neler yok ki Otyam’ın röportajlarında… İlk kitapta çoğunlukla Anadolu’dan göçüp büyük şehre tutunmaya çalışanların hikayelerini bulmak mümkün. Hepsi birbirinden dokunaklı ama beni en çok, kendisine çarpan arabanın sahibine kızmak şöyle dursun, kırılan farın parasını kendisinden istemelerinden korkarak köşeye sinen Çankırılı etkiliyor. Ha, bir de yazarımızın kendi hayatından acıklı bir anı; müzedeki heykele tüküren çocukların kimler olduğunu görmeyip “Sen pis Anadolulu, sen yapmışsındır!” diyerek pisliği beyaz gömleği ile ona sildirten şehirli (!) tarih öğretmeni…
İkinci kitap Doğu ve Güneydoğu