Native Content Manager @ Demirören Medya
“Her okur oturduğu koltukta birer Crusoe’dur.” (Alberto Manguel)
"Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak düşlemişimdir." (Jorge Luis Borges)
"Babam sürekli kapısı sonuna kadar açık sıçardı. Gübresi yoğun biçimde eski peynir kokardı ve sık sık takım taklavat meydanda bir vaziyette koridorda, lazımlığa iki metre mesafede durduğundan, yüksek sesle yeni bir rulo tuvalet kâğıdı veya gazetenin kalan kısmını getirmemi söylediğinde onu duymuyormuş gibi yapamazdım. Sistem, yıllardır böyle sürüyormuşçasına harika işliyordu; tuvalet kâğıdı ve gazete parçası babama ânında veriliyordu hep. Ancak Sylvie'nin bakışları altında davranışlarımızdan dolayı özür diliyormuş gibi olmuştuk birden. Sabahları hatır hutur kaşınmak için ellerimiz külotlarımızın içinde merdivenden inmekten utanıyorduk. Televizyonun karşısında terli ayaklarımızı masaya uzatıp uyumaktan utanıyorduk. Ucuz ve kolay olduğu için yediğimiz kilolarca çiğ kıymadan, çıplak ellerimizle kıymaya girişip mundar eti dünden kalma kupalardan birindeki soğuk kahveyle midemize indiriyor olmaktan utanıyorduk. Kıymadan kaptığımız ve çaresine bakmadığımız bağırsak kurtlarından utanıyorduk. Bir orkestra şefi gibi saldığımız osuruklardan, kontrolsüzce bıraktığımız geğirmelerden utanıyorduk. Sebepsiz küfürlerimizden, klozetin üzerinde bıraktığımız kasık kıllarından, elle kopararak kısalttığımız ve aylarca halının üzerinde kalan ayak tırnaklarımızdan utanıyorduk. Koltukta içerken uykuya daldığımız sigaralarımızdan, nikotin kahverengisi dişlerimiz ve bira kokumuzdan utanıyorduk. Babaannemin habersizce kahvaltıya çağırdığı ve onu her defasında isimlerini sormaya mecbur bıraktığımız sürtüklerden utanıyorduk. Sarhoş sarhoş söylediğimiz şarkılarımızdan, kaba saba konuşmalarımızdan, kusmuklarımızdan ve polis ile haciz memurlarının giderek artan ziyaretlerinden utanıyorduk. Utanıyorduk ancak bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorduk. "
"Babam sürekli kapısı sonuna kadar açık sıçardı. Gübresi yoğun biçimde eski peynir kokardı ve sık sık takım taklavat meydanda bir vaziyette koridorda, lazımlığa iki metre mesafede durduğundan, yüksek sesle yeni bir rulo tuvalet kâğıdı veya gazetenin kalan kısmını getirmemi söylediğinde onu duymuyormuş gibi yapamazdım. Sistem, yıllardır böyle sürüyormuşçasına harika işliyordu; tuvalet kâğıdı ve gazete parçası babama ânında veriliyordu hep. Ancak Sylvie'nin bakışları altında davranışlarımızdan dolayı özür diliyormuş gibi olmuştuk birden. Sabahları hatır hutur kaşınmak için ellerimiz külotlarımızın içinde merdivenden inmekten utanıyorduk. Televizyonun karşısında terli ayaklarımızı masaya uzatıp uyumaktan utanıyorduk. Ucuz ve kolay olduğu için yediğimiz kilolarca çiğ kıymadan, çıplak ellerimizle kıymaya girişip mundar eti dünden kalma kupalardan birindeki soğuk kahveyle midemize indiriyor olmaktan utanıyorduk. Kıymadan kaptığımız ve çaresine bakmadığımız bağırsak kurtlarından utanıyorduk. Bir orkestra şefi gibi saldığımız osuruklardan, kontrolsüzce bıraktığımız geğirmelerden utanıyorduk. Sebepsiz küfürlerimizden, klozetin üzerinde bıraktığımız kasık kıllarından, elle kopararak kısalttığımız ve aylarca halının üzerinde kalan ayak tırnaklarımızdan utanıyorduk. Koltukta içerken uykuya daldığımız sigaralarımızdan, nikotin kahverengisi dişlerimiz ve bira kokumuzdan utanıyorduk. Babaannemin habersizce kahvaltıya çağırdığı ve onu her defasında isimlerini sormaya mecbur bıraktığımız sürtüklerden utanıyorduk. Sarhoş sarhoş söylediğimiz şarkılarımızdan, kaba saba konuşmalarımızdan, kusmuklarımızdan ve polis ile haciz memurlarının giderek artan ziyaretlerinden utanıyorduk. Utanıyorduk ancak bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorduk. "
"Babam sürekli kapısı sonuna kadar açık sıçardı. Gübresi yoğun biçimde eski peynir kokardı ve sık sık takım taklavat meydanda bir vaziyette koridorda, lazımlığa iki metre mesafede durduğundan, yüksek sesle yeni bir rulo tuvalet kâğıdı veya gazetenin kalan kısmını getirmemi söylediğinde onu duymuyormuş gibi yapamazdım. Sistem, yıllardır böyle sürüyormuşçasına harika işliyordu; tuvalet kâğıdı ve gazete parçası babama ânında veriliyordu hep. Ancak Sylvie'nin bakışları altında davranışlarımızdan dolayı özür diliyormuş gibi olmuştuk birden. Sabahları hatır hutur kaşınmak için ellerimiz külotlarımızın içinde merdivenden inmekten utanıyorduk. Televizyonun karşısında terli ayaklarımızı masaya uzatıp uyumaktan utanıyorduk. Ucuz ve kolay olduğu için yediğimiz kilolarca çiğ kıymadan, çıplak ellerimizle kıymaya girişip mundar eti dünden kalma kupalardan birindeki soğuk kahveyle midemize indiriyor olmaktan utanıyorduk. Kıymadan kaptığımız ve çaresine bakmadığımız bağırsak kurtlarından utanıyorduk. Bir orkestra şefi gibi saldığımız osuruklardan, kontrolsüzce bıraktığımız geğirmelerden utanıyorduk. Sebepsiz küfürlerimizden, klozetin üzerinde bıraktığımız kasık kıllarından, elle kopararak kısalttığımız ve aylarca halının üzerinde kalan ayak tırnaklarımızdan utanıyorduk. Koltukta içerken uykuya daldığımız sigaralarımızdan, nikotin kahverengisi dişlerimiz ve bira kokumuzdan utanıyorduk. Babaannemin habersizce kahvaltıya çağırdığı ve onu her defasında isimlerini sormaya mecbur bıraktığımız sürtüklerden utanıyorduk. Sarhoş sarhoş söylediğimiz şarkılarımızdan, kaba saba konuşmalarımızdan, kusmuklarımızdan ve polis ile haciz memurlarının giderek artan ziyaretlerinden utanıyorduk. Utanıyorduk ancak bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorduk. "