Bir intihar zinciri içinde olduğumu düşündüm. Akutagawa. Dazai. Plath. Boğulmak, uyku hapı, karbon monoksit zehirlenmesi; her şeyi ezip geçen üç yudum kayıtsızlık. Sylvia Plath 11 Şubat 1963'te Londra'daki dairesinin mutfağında intihar etti. Otuz yaşındaydı. İngiltere tarihinin en soğuk kışlarından biriydi. Noel ertesinden beri kar yağıyordu ve tüm oluklarda yüksek yüksek kar tepecikleri oluşmuştu. Thames Nehri donmuştu ve otlaklardaki koyunlar açlıktan ölüyordu. Kocası, şair Ted Hughes onu terk etmişti. Küçük çocukları sağ salim yataklarına yatırılmıştı. Sylvia kafasını fırının içine soktu. İnsan böylesi baskın bir keder karşısında sadece irkiliyor. Zaman hızla ilerliyordu. Gazı kapamak için sadece birkaç dakika kalmıştı. İçinde hala yaşama ihtimalini barındıran birkaç dakika. O süre zarfında aklından neler geçtiğini merak ettim: çocukları, bir şiir taslağı, başka bir kadınla kadeh kaldıran çapkın kocası. Fırına ne olduğunu merak ettim. Belki de bir sonraki kiracı, bir şairin son düşüncelerini ve metal bir menteşeye takılı açık kahverengi bir saç telini içinde barındıran bu kocaman kutsal kapta devasa bir temizlik yapmıştı.
Ben ise düşünüyorum. İşte burada saman yığınının yanında yatıyorum. Vücudumun kapladığı daracık yer, geriye kalan boşluğun, benim bulunmadığım benimle hiç ilgisi olmayan boşluğun yanında o kadar küçük kalıyor ki. Yaşayabileceğim süre de, benden önce var olan, benden sonra da sürecek olan sonsuzlukla ölçülünce o kadar önemsiz ki! Öyleyken, bu atomun, bu matematik noktanın içinde kan dolaşıyor, beyin çalışıyor, istekler doğuyor.
Başkalarının ruhunda olup bitenlerin ayrımına varamadığı için mutsuz olan bir insana rastlamak zordur; ama kendi ruhunun devinimlerinin ayırımına varmayan bir insanın mutsuz olması kaçınılmazdır.