Epiktetos, insanın kendi çocuğunu öperken, kendi kendine şöyle demesi gerektiğini söylüyordu: “Belki de yarın öleceksin.” “Ama bunlar uğursuzluk getiren sözler.” “Hiç de değil,” diye yanıtladı Epiktetos, “Bunlar yalnızca doğal bir olayı dile getiren sözcükler; yoksa başakların biçildiğini söylemek de uğursuzluk getirirdi.”
“Julian odasına girdiğinde, ilk düşüncesi şu olmuştu: ”Tanrım! Mutlu olmak ve sevilmek! Hepsi bundan mı ibaret yoksa?” Bir insanın uzun süre hasret duyup da sonunda özlem duyduğu şeyi elde ettiğinde hissettiği, o şaşkınlık ve sinirlilik durumunu yaşıyordu. Hasret, insanın alışık olduğu bir durum olur da, birdenbire ortadan kalkarsa, bu boşluğu dolduracak olan anılar, henüz yeterli olgunluğa sahip değillerdir.”
Kapım ardına dek açık, çevre günlük güneşlik. Işık içinde, pırıl pırıl, güzel bir çam korusu, karşımda, yamacın eteklerine uzanıyor... Ufukta Küçük Alpler'in zarif tepeleri beliriyor... Çıt yok... Ancak uzaktan uzağa bir kaval sesi, lavanta çiçekleri arasından bir kurlinin ötüşü, yoldan da bir katır çıngırağı... Bütün bu güzel Provence
görünümü, ancak ışıkla can buluyor. Artık, nasıl olur da ben, sizin o gürültülü ve karanlık Paris’inizi özlerim! Değirmenimden öyle hoşnudum ki! Burası tam istediğim gibi,
gazetelerden, paytonlardan, sisten fersah fersah uzakta, güzel kokulu, ılık bir köşe! Çevremde ne güzel şeyler var! Henüz yerleşeli sekiz gün
olmadan, içim anı ve izlenimlerle dolup taşıyor... Bakın, daha dün akşam yamacın eteğindeki
bir çiftliğe sürülerin dönüşünü seyrettim. Vallahi bu hafta içinde Paris tiyatrolarında taze taze
gördüğünüz bütün o oyunlara bu görünümü değişmem. Siz hak verin!