'Kültürümüzü muasır medeniyet seviyesi üstüne çıkaracağız,' derken samimiydi. Vaktiyle Erzurum'da, Sivas'ta ve Ankara'da konuştuğu gibi geleceği başka bir zirveden temaşa ediyordu. Atatürk devrimini gerçek yapan bu sonsuz güven duygusudur, bu başarı azmi ve inancıdır. Bu yolda tabiatıyla çatışmalar, geçici hayal kırıklıkları olacaktır, fakat sonunda Türk milleti medeniyetin ön safında ilerleyen, yaratan bir millet haline gelecektir. Atatürkçülük budur, buna inanmaktır.
Atatürk toptan Batılılaşma kararına varmasaydı, Tanzimat'ta olduğu gibi, Türkiye dış görünüşü Avrupalı, dünya görüşü Şarklı bir toplum olarak bırakılsaydı, işte o zaman memleket Toynbee'nin düşündüğü gibi, Batı'nın kısır bir taklitçisi olmaktan kurtulamazdı. Atatürk daima ısrarla belirtmiştir ki, tam manasıyla bir Batılı millet olmak Türk milletinin benliğini kaybetmesi değil, o benliği bütün temel değerleriyle ortaya çıkarması ve sonsuz bir gelişme yoluna koyması demektir.
"Bu ilerici ve Batılılaşmış Türk, gerek şahsiyeti gerek başarıları dolayısıyla hayranlık ve saygı hislerimize layıktır... O, maksadını saklamasını ve yeri gelince kesin karar vermesini bilen, sarsılmaz bir irade sahibi, kendisinden çok memleketinin iyiliğini isteyen kuvvetli karakterli ve emirlerinin harfi harfine yerine getirilmesini isteyen bir adamdır."
Milli egemenlik, milli ve lâik olmak zorundadır. Nasıl ki, demokrasi sadece oy çoğunluğu demek değildir; Fransız Devrimi'nden beri demokrasi, aynı zamanda belli dünyevi bir hayat ve toplum felsefesinin ifadesi olarak yerleşip gelişmiştir. "Devletin dini, 'din-i Islâm'dır" diyen Osmanlı Anayasası, Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile taban tabana zıttır. Özetle, Türkiye Cumhuriyeti'yle Osmanlı devlet sistemi arasında hiçbir bağ kurulamaz. Bu noktada Osmanlı, tamamıyla ve kesinlikle son bulmuştur.