İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar demişler, doğrudur. İstenenlerin, dilenenlerin yansımasıdır hayaller. Zaman zaman bir amaç bir hedef olur kişinin hayali zaman zamansa gerçeklikten bir kaçış, verilen bir mola...
Satranç, Stefan Zweig’ın zihnin dar bir mekanda kendi kendini tüketişini anlattığı en sarsıcı metinlerinden biridir. Eser, bir oyun anlatısından ziyade, tecrit edilmiş insan aklının içe doğru kıvrılarak nasıl bir uçuruma dönüştüğünü gösterir; taşlar yalnızca tahta üzerinde değil, insanın benliğinde de yer değiştirir. Zweig, Dr. B.’nin satrançla kurduğu ilişkiyi bir kurtuluş gibi sunarken, bu kurtuluşun aynı zamanda bir esaret olduğunu sezdirir: Zihin, kaçmak için sığındığı oyunda kendini bölerek hayatta kalır. Bu yüzden Satranç, aklın kudretine övgü olmaktan çok, onun haddini aşınca nasıl bir cinnet doğurduğunun zarif ve kasvetli bir itirafıdır.
Sahiden iyi mi geceler, karanlığın koynunda saklanan bunca yalnızlık varken? Gece, hüzünlü bir şarkının
fısıltısıyla başlar. Yıldızların ışığında bir
umut ararız ama sessizlik her yanı
sardığında içimizin derinliklerinde yankılanan kederle yüzleşiriz.
Gözlerimizi kapattığımızda, içimize dolan soğuk rüzgârlar geçmişten hatıralar taşır, unuttuğumuzu sandığımız kırık hayaller ve yarım kalmış cümleler tekrar canlanır. Belki de geceler, karanlığın ardına gizlenmiş
birer kaçış; belki de en derin sırlarımızı
kendimizden bile sakladığımız o
sonsuz bilinmezliğin kapısıdır.
Kalemi kağıda sürdükçe içimdeki ağırlık hafifliyor, sanki kelimeler yükü alıp götürüyor. Yazmak, söyleyemediklerime sığınak; gönlümü ferahlığa çıkaran en sessiz menzil.