Slavoj Zizek bir konuşmasında son yıllarda distopya kitaplarının, filmlerin artışından bahsederken ilginç bir tespit yapmış. Dünyanın değişeceğine, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğuna o kadar az inanıyoruz ki, gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri hayal etmek daha kolay geliyor. Sahiden öyle midir? Ütopyalar, distopyalar, uzaylılar gerçek olsun, bizi bu hayattan kurtarsın diye mi düşünüyoruz? Ben bu kitapların yazılmasında bile umut görenlerdenim sanırım. Okuduğumuz kitaplardan yakaladığımız farkındalıkların, küçük büyük aydınlanmaların, başka türlüsü de mümkünmüş tespitlerinin yarattığı gelişimi önemsiyorum. Bundan sebep tüm ideolojilerden bağımsız, dünyanın en büyük devrimcilerinin iyi yazarlar olduğunu düşünüyorum. Ursula K. Le Guin, onlardan biri. Ve gerçeğin dışında düşünmek, madem ki biraz rahatlatıyor bizi, Ursula yıldızların arasında saklanıyor olsun, biz de onu bulalım.
Buyrun Mülksüzler kitabına...
———
Mülksüzler kitabıyla ilgili, bu kitabın ütopya mı, yoksa distopya mı olduğuna dair bir tartışma var. Bilindiği gibi ütopya, gerçek hayatta olamayacak kadar ideal bir toplum biçimini ifade eder. Distopya ise onun antitezi olarak, özel hayatın ortadan kalktığı baskıcı toplum örneklerini işler. Ben Ursula Guin’in yarattığı iki gezegen sayesinde her ikisini de kaynaştırdığını düşünüyorum.
Ana karakterimiz fizikçi Shevek, Anarres isimli anarşist ve bu gezegenin geçmişteki hali olan Urras isimli kapitalist gezegen arasında bir gidiş, bir dönüş olmak üzere iki yolculuk yapar. Biz de Shevek’in bakışından iki düzenin karşılaştırılmasını okuruz.
Ursula Guin anarşist kimliğiyle tanınan bir yazar. Ama bu kitap bir anarşizm güzellemesi değil. Onun çetrefilli yanlarının da eleştiriye tabi tutulduğu bir kitap. Bence bu, kitabın ütopya mı distopya mı olduğundan daha ilgi çekicidir.