Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsan bir şey yapmalı, öyle bir şey ki... Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Elimizden ne yapmak gelir? Hiç!...
Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsan ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavina.
Biliyorum, ne yaramı anlatabileceğim ne sevdiğimi geri getirebileceğim. Boğazımda bir düğüm var hiçbir zaman anlatamayacağım. Bazen olur, bitecek bu dünyanın bitmesini bekleyesin gelir, beni bir o anlardı ama gitti işte, diyesin gelir. Gitti diye haykırasın gelir.
Yıllarca yüzüne bakıp sarılamadıklarını, söylemediklerini söylesin gelir. İki kelimeyi söylemek ne kadar zor olabilir ki? İşte, mesele iki kelime değildir. Bir umut vardır arkasında, hayallerin vardır, inandıkların vardır, sabah kalktığında gözlerinin önüne gelen yüzü vardır. "Seni seviyorum", diyesin gelir arkasından, gidişine. Evet yüzüne söyleyemediklerini tüm iyi niyetinle arkasından söylesin gelir.
"Gitme", diyesin gelir....
Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılar boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yanma dönme isteğini bile söndüren bir şey.