Silahlanmış milletin en canlı örneği Türklerdir. Bu diyar köylüsünün orak, katibinin kalem ve hatta kadınlarının etek tutuşunda silaha sarılmış bir pençe kıvraklığı vardır. Türk ata biner gibi oturur ve keşfe yollanan, nefer gibi uyanık yürür. Silahın ruha verdiği emniyeti her Türkün bakışında görmek mümkündür. O, doğduğu günden beri silahlıdır, bundan dolayı da hayata ve olaylara güvenle bakmayı öğrenmiştir.
Türkiye'ye adım atar atmaz bu kanaatİ edindim. Silahlanmış bir milletin içinde yaşadığıma inandım. Nizip, bu kanaati ne sarstı, ne giderdi. Çünkü orada yenilen Türk değildi, kumandandı. Yenen de öbür taraf olmayıp hurafelerdi. Savaş planını müneccimler vasıtasıyla çizen, hücum emrini yıldızlardan bekleyen kumandanlara karşı cesur Türk ne yapabilirdi?
Müneccimin Türkiye'den kovulduğu ve yıldızların savaş işlerine karışmalarının yasak edildiği gün Türk'ün ruhu yeniden parlayacak ve silah kullanmak için doğan bu kahraman milletin tarihi, eski ışığını bulacaktır.
Conte de Moltke
Refik Bey, daima hislerine hâkim olan ihtiyat payını yine muhafaza ederek Paşa'ya:
— Paşam, bir mücadelenin içindeyiz. Belki muvaffak olacağız. Belki olamıyacağız. Fakat, netice ne olursa olsun, Reşit Paşa'ya verdiğiniz cevapta kullandığınız: "Herhangi bir devleti ecnebiyenin sahabetine tenezzül eden şahsiyetlerden değilim. Benim için en büyük noktai sıyanet ve menbaı şefaat milletimin sinesidir" cümlesi dahi başlı başına Türk milletine yadigâr kalacak bir ders ve milli vecize olmak değerindedir.