En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içine kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.
Belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.
Aşk denen şey bazen yürür, bazen uçar; bazen koşar biriyle birlikte; bir başkasıyla ölümcül yürüyüşe çıkar; üçüncüyü buzdan heykele çevirir; dördüncüyü atar alevlerin içine. Birini yaralar; öldürür ötekini. Aynı anda çakıp sönen bir şimşeğe benzer. Geceleyin saklar şafakta zapt edilecek olan kaleyi. Çünkü dayanacak güç yoktur karşısında.
Aslında algı yönetimi ve manipülasyon tekniklerinin ardında yatan temel ilke gayet basittir: Eğer silah üretiyorsanız, savaşa ihtiyacınız vardır; ilaç üretiyorsanız hastalığa. Eğer bilgi üretiyorsunuz da cehalete. Ama doğal olarak silah üreticileri "Silah satmak istiyorum. Savaşa ihtiyacım var" ; ilaç endüstrisi: "Hastasınız ve benim ürettiğim ilaçları satın alacaksınız" demeyecektir. Bunu silah endüstrisi adına manipüle edilmiş siyasetçiler, din adamları ya da kimi kanaat önderleri yapabilir. İlaç endüstrisi adına da sağlık uzmanları yapabilir. Bilgi endüstrisinde ise, eğitim camiasında, ki çok geniş bir alanı kapsıyor, herkes kendi üstüne düşen görevi yapacak ve halka önce cehalet içinde olduklarını öğreteceklerdir. Bilgi, fikir ve ideoloji satışı için bu gereklidir. Hasta olduğunu bilmeyen bir kişiye ilaç satabilir misiniz?
"Bu oda karanlık" diyordum, bu oda yalnız bugün değil her zaman böyle karanlık...Burada kitaplarımla ben yaşarız ve bize aydınlık getirecek kimsemiz yok...Ben burada yalnızlığı bardak bardak içiyorum. Ve ihtiyar kanepelerle konuşmak istediğim zaman, onlar artık bana anlatacak yeni bir şey bulamıyorlar...