Histerik bir amfizeme dönüşen bir sancı var içimizde. Zamanın peşinden koşarken ruhumuzu yitiriyoruz. Her bildirim, her alarm, her “son tarih” bizi biraz daha içsel çöküşe sürüklüyor. Modern insan, sürekli bir yerlere yetişme telaşıyla varoluşunu erozyona uğratıyor. Bu, sadece bir kaygı değil; çağın nevrozu.
Sosyal medya ve popüler kültür, önümüze ulaşılması imkânsız bir arketip koyuyor. Kusursuz bedenler, başarı fetişizmi, sürekli üretim… Hepsi bir dijital illüzyon. Ve biz, bu illüzyona tutkuyla bağlanıyoruz. Stockholm sendromunun dijital versiyonu: esaretimize âşık oluyoruz.
Bu hız ve hırs sarmalında, hayatın özünü unutuyoruz. Oysa yaşam, bir varış noktası değil; bir farkındalık hâlidir. Ölümle yaşam arasındaki çizgi, çoğu zaman yüzde ellidir. Ya yaşarsın, ya ölürsün arada beklemek yoktur. Bu yüzden yaşamak dediğimiz şey bir hedefe ulaşmak değil, o hedefe giden yolda var olabilmektir.
Dur. Soluklan. Çünkü hayat, yetişmeye çalıştığın yerden ibaret değil.