Sherlock Holmes kitaplarına geri dönüp altını çizdiğim yerlere bakınca ilgimi çeken bazı ortak noktalar olduğunu gördüm. O yüzden altını çizdiğim cümleleri tek tek paylaşmaktansa birkaç paragraflık bir yazı yazmak istedim kendime de not olması için.
Arthur Conan Doyle’nin Sherlock Holmes öykülerini kurgularken Edgar Allan Poe’nun dedektiflik öykülerinden oldukça esinlendiği söyleniyor. Poe’nun öykülerini okumadığım için Sherlock Holmes’ün Dupin karakterinden ne kadar etkilendiğini bilemiyorum. O yüzden Holmes’ün vakaları çözerken kullandığı yöntemlerin ve düşünme biçiminin kendisine özgü olduğunu varsayıyorum.
Holmes için ayrıntılar çok önemli. Çoğu kez kimsenin üstünde durmaya değer görmediği işaretlerden çok önemli bulgular çıkarabiliyor. “Büyük bir zihin için hiçbir şey küçük değildir.” Görmek ve anlamak arasındaki farka dikkat çekiyor çok kez. Holmes anlatınca çözmesi çok kolaymış gibi geldiğini ancak kendi kendine kalınca çözemediğini (okulda hoca matematik sorusu çözerken de olur bu mesela:) söyleyen Watson’a aslında gördüğünü ancak analiz edemediğini söyleyerek karşılık veriyor.
Holmes’ün olaylara ilişkin çok temel bir yaklaşımı var: Diğer tüm olasılıkları eledikten sonra geri kalan gerçek olmalıdır. “Mümkün olmayan her şeyi elediğinizde geriye ne kalırsa kalsın, ne kadar imkânsız gibi görünse de gerçeğin ta kendisidir.” diyor Holmes. “Bazen birden fazla açıklama kalabilir, bu durumda deneme yanılma yoluyla en güçlü varsayımı ortaya çıkarmaya çalışırsınız.” diyerek ekliyor.
Holmes basit görünen vakaların karmaşık olanlara göre çok daha zor çözüldüğünü düşünüyor ve bunu da öykülerinde defalarca farklı şekillerde dile getiriyor: “Bir olay ne kadar garip görünüyorsa bir o kadar da gizemden yoksundur. Tıpkı kimliğin saptanması en zor yüzlerin en sıradan yüzler
Yıllar önce bu sitede, yanılmıyorsam Jane Austen’in “Gurur ve Önyargı“sı için, “Bu kitabı okudum, tamam ama bana ne verdi? Hiç. Sanat yok sanat!“ diyen bir okur vardı. Görüşüne katılmıyorum tabii, ama açık sözlülüğünü beğenmiştim. Zira günümüzden oldukça farklı bir sosyal ve kültürel ortamda geçen dönem romanlarını okumak, hele edebi bir beklentiden ziyade bir şeyler “öğrenmek“ arzusundaysanız, keyif vermez gerçekten de… Nitekim bu okurun görüşünü kendinize yakın buluyorsanız, Choderlos de Laclos’un “Tehlikeli İlişkiler“inden de keyif almazsınız.
1700lü yılların ortalarında, Fransa kırsalında ve Paris’te geçiyor roman. Hani o erkeklerin komik bukleli peruklarla ve topuklu ayakkabılarla dolaştığı, kadınların beli sıkı, göğüsler şişirilmiş, kabarık etekli kıyafetlerle yürümeye çabaladığı, pudralı yüzleriyle hepsinin acayip göründüğü bir dönem. Ülkede Napoleon Bonaparte daha sahneye çıkmamış. Bizde Lale devri zamanı, III.Ahmed’in Patrona Halil ayaklanması ile tahtan indirilmesi ve valide sultanlar devrine geçilmesinin eli kulağında. İşte böyle bir tarihi atmosferi var romanın.
Choderlos de Laclos’un döneminde bestseller olan bu romanı, sosyeteye mensup bir grup kahramanının yaşadıkları üzerinden ahlak, erdem, aşk, seks ve aklı sorguluyor. Öncelikle söylemeliyim ki, dönemde açıkça konuşulması tabu olan sekse dair cesur yaklaşımı ile ilgi uyandırıyor.
Laclos’un entrikacı kahramanları Markiz de Merteuil’in üzerinde yükseliyor roman. Markiz genç yaşında, dönemin doğal akışı gereği, tanımadığı ve sevmediği bir adamla evlendirilmiş; kocasının genç yaşta ölümü ile kendisine toplum tarafından bastırılan, yeniden evlenmek ya da manastıra kapanmak seçenekleri arasından kurnazca sıyrılarak evlenmeden sosyetedeki saygın yerini muhafaza etmeyi başarmış orta yaşlı bir kadın. İyi bir seks
Freud'un belki de en önemli ve anlaşılabilir eseri olan Uygarlığın Huzursuzluğu 'da; Freud mutluluk, haz ilkesi, cinsellik, saldırganlık, ölüm dürtüsü ve birey-uygarlık çatışması gibi konuları ele almış.
İnsan mutluluğu arar, mutlu olmak ve öyle de kalmak ister. Freud, insanın sürekli mutlu olmasının yaradılış gereği mümkün olmayacağını ama sağlıklı bir zihin ve ruh hali ile mutsuzluğa karşı silahlandırılabileceğini söylüyor. Yani insan sıkıntılarını, dertlerini sıradan mutsuzluğa dönüştürebilir; mutlu olmayabilir ama mutsuzluktan kaçmanın yollarını bulabilir.
Schonpehaur da "Akıllı kişi hazzı değil, acısızlığı ister." derken muhtemelen aynı şeyi söylüyordu. İnsanın sürekli zevk alarak yaşayabilmesi mümkün değildir. Çünkü herhangi zevkli bir durum uzadığında önce hoşnutluğa dönüşür; zamanla da azalarak biter. Devam etmesi durumunda, önceleri haz aldığımız durum acıya bile dönüşür. Tıpkı susuzluğumuz giderildiğinde su içmekten zevk alamayacağımız gibi. Yani hazzın sürekli hale gelmesi yalnızca gevşek bir hoşlanma duygusu verir. Bir şeyin sürekli olarak yinelenmesi bizi mutlu etmez. İşte insanın çelişkisi de buradadır, der Freud. İnsan yapısı gereği karşıtlıklardan zevk alabilir. İnsanın haz alabilmesi için o şeyin yoksunluğunu, acısını çekmesi gerekiyor. Misal açlık çekmek gibi. Açlık çeken insan doyduğunda tatmin olur ama acıkacağını düşünerek sürekli yiyen insan yediklerinden tatmin olamaz.
İnsanın mutlu olma çabasını Freud iki şekilde açıklıyor: Birincisi haz ile gelen mutluluk, ikincisi ise acının ve keyifsizliğin yokluğu ile gelen mutluluk. Haz ile gelen mutluluk sürekli olmaz demiştik. Peki bizler ikinci şekilde gelen mutluluğu, yani acısızlığı mutluluk olarak görüyor muyuz? Pek çoğumuz görmüyoruz. Belki de mutsuzluğumuzdan