Yasemin

Yasemin
“Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe...”
İnsan Teni Aşıp Ruha Dokunabilir Mi?
Puan vermedi·319 syf.·
2023 14. kitabı
Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu adlı bu romanı tıpkı Sinekli Bakkal gibi mistik dünya görüşünü savunan tezli bir roman. Romanın tezi, modern çağın determinist/materyalist/pozitivist yaklaşımının insanı ve dünyayı anlamada yetersiz olduğu, bunların insanı bencilliğe ve mutsuzluğa sürüklediği; insanın ancak benliğini aşarak huzura kavuşabileceği, dünyayı anlamlandırabileceği şeklinde özetlenebilir. Romanı iki bölüme ayırabiliriz. İlk bölüm Ferit’in kaldığı pansiyonda yaşadığı sıradışı olayları anlatıyor. Bu bölüm hem olayların akışı hem de anlatım açısından çok canlı. Çoğunlukla iç monolog ve bilinç akışı tekniği kullanılmış, ben anlatıcı ve üçüncü kişi anlatıcı arasında hızlı geçişler var. Bu bölümün işlevi, okuyucuyla Ferit arasında bir bağ kurmak. Ferit, yaşadığı olaylara makul açıklamalar bulmaya çalışan veya bunları psikolojisine bağlayan biri. Yani modern insanın yapacağı şeyi yapıyor, bu da okuyucuyla arasında bir bağ kurulmasını kolaylaştırıyor. Ferit son derece materyalist bir karakter olarak çizilmiş. Ondan ruhunu görmesini isteyen sevgilisi Selma’ya verdiği cevaptan da bunu anlıyoruz: “(…) Sen boyadığın ve süslediğin vücudunla bende hangi duyguya hitap ediyorsan ondan cevap alıyorsun. İskarpinin açık penceresi önünde oturan ve seyredilmekten hoşlanan topuğun benden merhamet mi bekliyor? Kainatın sırlarına ait düşünceler mi istiyor? Ruh, ruh… Ne istiyor bu dekolte ayak benden? (…) Göğsünüzde zıp zıp sıçrattığınız yuvarlaklar Bach’ın Ave Maria’sını mı söylüyor, Süleyman Dede’nin mevlidini mi?” (sf.76-77) (Muzip de bir cevap, kabul edelim:)) İkinci bölümde ise Ferit bir yıl önce ölmüş olan Matmazel Noraliya adlı gizemli bir kadının evine taşınıyor ve burada yaşadığı olayların maddi veya psikolojik değil, metafizik olduğunu fark ediyor. Ferit
Matmazel Noraliya'nın KoltuğuPeyami Safa · Ötüken Neşriyat · 202410bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Zehra Üzerine Geç Kalmış Bir İnceleme
Puan vermedi·144 syf.·
2021 41. kitabı
Eserin ismi Kıskançlık olsa daha yerinde olurmuş aslında. Olaylara her ne kadar Zehra’nın kıskançlığı yön verse de roman boyunca Suphi’nin merkezinde olduğu üç ayrı kıskançlık vakasından bahsediliyor. Ama yazarımız Zehra’yı uygun bulmuş, yapacak bir şey yok! Nabizade Nazım natüralist bir roman yazmaya çalışmış ama Jülide Parla’nın dediği gibi natüralizmi tam olarak anlamamış. O da diğer Tanzimatçılar gibi Tanrı yazarlığa soyunuyor ve kendini sürekli belli ediyor. Onun natüralizmden anladığı daha çok o dönemki İstanbul yaşamından ve toplumun bazı kesimlerinden gerçekçi kesitler sunmak ve onlara özgü konuşma ağzını kurgusuna dâhil etmek olmuş. Cinselliğe ve şehvete yönelik cüretkâr vurguların da yazarın natüralizm yorumuyla ilgili olabileceğini düşünüyorum çünkü diğer Tanzimatçılarda durum böyle değil. Ama yine de bir duygusal aşk ve şehveti aşk ayrımı yapma gereği hissetmiş. Romanın kurgusuna gelirsek. Jale Parla romanın baştan çıkarma-yoldan çıkma-evsiz kalma şeklinde ilerleyen kurgusunu Namık Kemal’in İntibah’ına benzetmiş ve çok güzel bir karşılaştırma yapmış. Gerçekten de romanın girişindeki İstanbul tasviri bile İntibah’ı andırıyor. Ancak Parla’ya göre Suphi Ali Bey’den daha iyi çizilmiş bir karakter çünkü onun kendiyle olan hesaplaşmasını Ali Bey’inkinden daha fazla duyuyoruz. Ayrıca, İntibah’da karakterlerin davranış ve tutumları Ali Bey dışında hiç değişmezken Zehra’da tüm ana karakterler durumlar karşısında devamlı (bazen tutarsızca da olsa) değişimler gösteriyor. Zehra insanlara o kadar kötülük yaptıktan sonra intiharın günah olduğunu düşünüyor. Bu durum çelişkili gelebilir ama etrafımız böyle insanlarla dolu. İnsanları kandırıp kazıklayan insanlar içki ve faize el sürmüyor güya. Veya başkalarının hakkını yemekte beis görmeyen insanlar namaz kılıp oruç
ZehraNabizade Nazım · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202415,3bin okunma
Hacimce Hafif İçerikçe Ağır Bir Kitap
Puan vermedi·112 syf.·
2023 12. kitabı
Empati yeteneğim yüksek olduğu için genelde böyle iç karartıcı kitaplardan uzak dururum. Ancak Peyami Safa bu romanında çekilen ızdırabın içine ufak sevinçler, karanlık düşüncelerin karşısına küçük teselliler serpiştirerek umutla karamsarlığı yoğurmayı başarmış. Yine de karamsar yönü ağır basan bir roman olduğunu belirteyim. Romanda “ben anlatıcı” kullanılmış ki bu yöntem yazara kısıtlı imkanlar sunduğundan çok tercih edilmiyor. Peyami Safa’nın da bu kısıtları aşmak için bazı teknik hatalar yaptığı görülüyor. Örneğin, hastanede gencin başında iki doktorun anlaşılmasın diye aralarında Fransızca konuşması Türkçe’ye çevrilerek aktarılıyor. Oysa gencin Fransızca bildiğine veya bu konuşmayı anladığına dair bir ipucu yok. Romanın otobiyografik özellikler taşıdığı belirtiliyor. Roman kahramanı 7 yıldır sol dizinden rahatsız 15 yaşında bir gençken Peyami Safa çocukluğunda 9 yıl boyunca sağ kolundan benzer bir rahatsızlığı çekmiş. Öte yandan Peyami Safa, hastalık ve yoksullukla geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarında içine kapanık bir insanmış. Ancak romanın bazı bölümlerinde kahramanımızın, karşıtlarıyla bir münakaşaya tutuşarak fikirlerini özgüvenle savunduğunu görüyoruz. Bu kısımlarda yazarın Türk dilini küçümseyen Osmanlı aydınlarına yönelik düşüncelerine dair ipuçları da var. Romanın otobiyografik özellikler taşımasının yanında Peyami Safa’nın kendi çocukluğuna/gençliğine sonradan bakışını yansıttığını düşünüyorum. Yani romanı yazarken 15 yaşına dönmemiş de şimdiki aklıyla 15 yaşında yaşadıklarını yorumlamış gibi. Ana karakterin düşüncelerinin derinliği ve ızdırabını ifade ediş biçimi bluğ çağına yeni girmiş bir gençten çok görmüş geçirmiş bir adam görüntüsü oluşturuyor kafamızda. Örneğin, şu ifadelere bakalım: “Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş
Dokuzuncu Hariciye KoğuşuPeyami Safa · Ötüken Neşriyat · 2025121bin okunma
Turfanda Mı Yoksa Turfa Mı Üzerine Geç Kalmış Bir İnceleme
Puan vermedi·296 syf.·
2021 38. kitabı
Roman biçim anlamında biraz sıkıntılı, kurguda bazı kopukluklar var, bazı cümleler anlaşılmıyor, çözümlemeler hatalı vs. Ama bunları bir kenara bırakırsak roman toplumsal eleştiri boyutuyla okumaya değer. Romanda iki türlü toplumsal eleştiri var: Biri kadın ve erkek ilişkilerine yönelik, diğeri ise devletin işleyişine. Kadın-erkek işleyişine yönelik eleştiriler, aşırı muhafazakâr ve mutaassıp bir bakış açısıyla yapılmış. Mansur ve Zehra ideal erkek ve kadın profilini yansıtıyor; Sabiha, İsmail Bey ve Kazım Bey de tam zıttı tabi. Fëanor incelemesinin bir noktasında Mansur’un kadınlara olan tutumunu çekingenlikle açıklamış. Bence burada yazar Mansur’a böyle bir kişilik özelliği atfetmekten ziyade Mansur’un temsil ettiği ideal erkeğin takınması gereken bir hal olarak bunu vurgulama gereği hissediyor. Tıpkı Zehra’nın da çok iffetli ve namuslu bir kadın olması, gezmeyi sevmemesi, odasından çıkmaması vb. gibi. Yine Mizancı Murat’ın kadını çok dar bir çevreye hapseden bir bakış açısı var. Bir yerde Zehra için şöyle diyor: "Zehra kitap okumak sayesinde dünyanın iyi ve kötü taraflarını öğrenmiş bir hanımdı.” Başka türlü öğrenme şansı yok ki! Kızlar zaten 10-11 yaşında okuldan alınıyor, çalışma hayatı diye bir şey yok. “Kazanılmış bilgilerin kullanılacağı yer olmadıktan sonra onları edinmenin ne lüzum ve faydası var?” diye kendi kendine konuşuyor Zehra. Bir tek burada cılız bir empati kurmuş sanki ama kadının eğitiminden açıkça hiç bahsetmemiş. Sadece kitap okumasını övmüş, hayalindeki eğitim seferberliğinde kadınların yeri yok. Çünkü bu onun kafasındaki muhafazakâr toplum yaşantısına uymuyor. Gelelim devlet işleyişine yönelik eleştirilerine. Mizancı Murat bu noktada toplumdaki tüm çürümüşlüğü gözler önüne sermiş. Liyakatsizlik, adam kayırmacılık, adam sendecilik ne
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?Mizancı Mehmed Murad · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20192,329 okunma
Araba Sevdası Üzerine Geç Kalmış Bir İnceleme
Puan vermedi·264 syf.·
2021 35. kitabı
Bonjour chers amateurs de livres! (Bihruz Bey kadar bile Fransızcam olmadığı için Google çeviriden yardım aldım, umarım Bihruz Bey gibi yanlış bir çeviri yapmamışımdır) :D Ahmet Mithat'ın Felatun Bey'ine gülmüştüm ama zaman zaman kızsam da Bihruz Bey'e karşı hissettiğim şey genelde acımaydı. Herkesi küçük gören ama herkes tarafından kandırılan, kendini akıllı zanneden ama saf ve gülünç bir karakter. Berna Moran'ın dediği gibi Felatun ve Bihruz Bey gibiler halka yabancılaşmış züppe tipler olsa da kötü ve ahlaksız değiller. Ahmet Mithat, Felatun Bey karakterini okuyucuya zıtlıklar üzerinden yüzeysel bir şekilde anlatmıştı. Mahmut Ekrem ise ruhsal çözümlemeler ve iç monologlar yoluyla anlatmış. Hatta Berna Moran'a göre bu o dönemde henüz Batı'da bile denenmemiş olan bilinç akışı tekniğinin daha basit bir hali. Bu nedenle, karakterler çok derin olmasa da kullandığı tekniğin özgünlüğü açısından önemli bir eser. Felatun Bey sadece bir alafrangaydı, Bihruz Bey ise aynı zamanda bir Don Kişot. Fransızca kitaplarda okuduğu gibi bir romansın içinde yer almak istiyor ve yaşadığı gerçekleri buna göre çarpıtıyor. Çevresindekiler onu kandırarak parasını sömürürken o da kendi kendisini kandırarak kendi duygularını sömürüyor. Aslında tam bir "kaybeden", bu yüzden de ona gülmekten çok acıyoruz. Kitap araba sevdası vurgusuyla başlıyor. Bihruz Bey, Periveş Hanım'dan önce onun içinde bulunduğu arabaya (Londo) aşık oluyor. Kafasında Periveş Hanım ile o arabayı eşleştiriyor. Kitabın sonunda ise aslında o arabanın Periveş Hanım'ın olmadığını, hatta onun "arabasız takımı"ndan olduğunu anlayınca tüm aşkı yerle bir oluyor. Onu kendine getiren olay, öldü sandığı sevgilinin ölmemiş olması değil, o sırada önünden geçen bir Londo oluyor. Böylece kitap yine araba sevdası vurgusuyla bitiyor. Ne
Araba SevdasıRecaizade Mahmut Ekrem · Can Yayınları · 202030,9bin okunma