Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu adlı bu romanı tıpkı Sinekli Bakkal gibi mistik dünya görüşünü savunan tezli bir roman. Romanın tezi, modern çağın determinist/materyalist/pozitivist yaklaşımının insanı ve dünyayı anlamada yetersiz olduğu, bunların insanı bencilliğe ve mutsuzluğa sürüklediği; insanın ancak benliğini aşarak huzura kavuşabileceği, dünyayı anlamlandırabileceği şeklinde özetlenebilir.
Romanı iki bölüme ayırabiliriz. İlk bölüm Ferit’in kaldığı pansiyonda yaşadığı sıradışı olayları anlatıyor. Bu bölüm hem olayların akışı hem de anlatım açısından çok canlı. Çoğunlukla iç monolog ve bilinç akışı tekniği kullanılmış, ben anlatıcı ve üçüncü kişi anlatıcı arasında hızlı geçişler var. Bu bölümün işlevi, okuyucuyla Ferit arasında bir bağ kurmak. Ferit, yaşadığı olaylara makul açıklamalar bulmaya çalışan veya bunları psikolojisine bağlayan biri. Yani modern insanın yapacağı şeyi yapıyor, bu da okuyucuyla arasında bir bağ kurulmasını kolaylaştırıyor. Ferit son derece materyalist bir karakter olarak çizilmiş. Ondan ruhunu görmesini isteyen sevgilisi Selma’ya verdiği cevaptan da bunu anlıyoruz:
“(…) Sen boyadığın ve süslediğin vücudunla bende hangi duyguya hitap ediyorsan ondan cevap alıyorsun. İskarpinin açık penceresi önünde oturan ve seyredilmekten hoşlanan topuğun benden merhamet mi bekliyor? Kainatın sırlarına ait düşünceler mi istiyor? Ruh, ruh… Ne istiyor bu dekolte ayak benden? (…) Göğsünüzde zıp zıp sıçrattığınız yuvarlaklar Bach’ın Ave Maria’sını mı söylüyor, Süleyman Dede’nin mevlidini mi?” (sf.76-77) (Muzip de bir cevap, kabul edelim:))
İkinci bölümde ise Ferit bir yıl önce ölmüş olan Matmazel Noraliya adlı gizemli bir kadının evine taşınıyor ve burada yaşadığı olayların maddi veya psikolojik değil, metafizik olduğunu fark ediyor. Ferit