R.

Efsaneye göre Argos kralının güzeller güzeli kızı lo, Hera tapınağında bir rahibe iken, çapkınlıkları ile bilinen tanrılar tanrısı Zeus tarafından pek beğenilir. Ancak Zeus'un karısı olan Hera, güzel rahibeyi kıskanır. İo'nun başına bir dert gelmesini istemeyen Zeus, onu bir inek kılığına sokarsa da Hera'nın hışmından kurtaramaz. Hera, inek kılığındaki lo'nun başına, onu her gittiği yerde rahatsız eden bir at sineği musallat eder. Doğuya doğru kaçan lo, İstanbul Boğazı'na gelir ve bu civarda Zeus'tan bir kız çocuğu dünyaya getirir. Bu kız ileride denizler tanrısı Poseidon ile evlenecek ve bu evlilikten de kentin kurucusu olan Byzas doğacaktır. Efsane, aynı zamanda bölgedeki bazı yerlerin antik çağlardaki isimlendirmelerine de etki eder. Bu dönemde Boğaz için kullanılan "Bosporus" kelimesi "inek geçidi" anlamına geldiği gibi, "Byzantion" ismi de "Byzas'ın yeri" demektir.
Sayfa 14
Tarih
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
"Homo erectus evrim sürecinin tümü ve Homo sapiens evrim sürecinin çoğu boyunca kabileler yarı göçebe idi. Biriktirebileceğiniz servet malzemesi ancak kendi taşıyacağınız ya da başkasına taşıtacağınız miktarda olabilirdi. Hominidler kıymetli mallarıyla gösteriş yaparlardı. Lüks otomobillerden önce deniz kabuğundan kolyeler bu iş için yeterliydi, fakat asıl istedikleri saygıydı. Ne kadar sayıda insanın size iyilik yapmaya hazır olduğu, ne kadar malınız mülkünüz olduğundan daha önemliydi. Eğer bir hominid erkeği iseniz ve insanlar size ilgi gösteriyor, onayınızı almak için çırpınıyor, siz konuştuğunuzda susup ağzınızın içine bakıyor ise, lidersiniz demekti. İlgiyi üstlerine çeken erkekler, komünitenin desteğine de sahipti. Bu da sizi iyi bir yuva kurucu yapan şeydi. Yuvalarımız kalıcı değildi, dolaşıp dururduk. Kampçılardan beterdik. İnsan yuvalarının maddi olmaktan çok sosyal olmasının nedeni de budur. Etrafınızdaki tüm diğer hominidlere bir bakın. Esas yuvanız onlar aslında. Evde biriktirdiğimiz, mal denen şeylerin hepsi onları etkilemeye yarıyor. İnsanlar yaşam alanlarından çok sosyal sıralama için yarışırlar. Evleri ve malları bu sıralamanın bir sembolüdür sadece. Kabilenin ilgisi, hayatta kalmaya çalışan biz sosyal maymunların topladığı kaynaklarla şekillenen bir çeşit zihinsel yaşam alanıdır."
Geceye Övgü (I)
Gece, düzen güçleri uykudadır. Bürokrasi, askeriye, okullar, polis, kısacası yaşamımızı düzenleyen tüm güçler uykudadır; sokakta devriye gezen nöbetçi polis dışında. Askerler de hepimizden önce yatağa girerler. Dünyanın bu en baskıcı kurumunun mensupları, en erken yatanlardır aynı zamanda. Aslında, tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu tüm kurumlarda (tüm kurumlar totaliter değil midir zaten?) insan her zaman erken yatmak zorundadır - yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde, hastanelerde... Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbir kurum tanımıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez. Kurum her zaman "geç” yatanı suçlar, erken yatanı değil. Avrupa feodal toplumunda tüm kent sakinleri mumlarını aynı saatte söndürmek zorundaydılar; bayramlar dışında. Düzen ve baskı güçlerinin doğal yapısı, her zaman belirli bir uyku saatini zorunlu kılar. Bu belirli saatin erken bir saat olması da yine onların doğal yapısından kaynaklanır.
Ya o mağrur, ya o küstah, ya o her biri bir Firavun kadar korkunç, dehşetli ltilaf zabitleri! Onlar, bir esirler karargahında bir yığın harp esirine döndüler. Dün, işgal ettikleri şehirde şimdi sarılı ve hapis gibiydiler. Hepsine bir dağınıklık, bir süflilik geldi. Pantolonlarının ütüsü bozulmaya, düğme ve kordonlarının parıltısı sönmeye başladı. Otomobillerinin borusu ötmez oldu ve bütün harp esirleri gibi yüreklerine canlarının ve mallarının kaygısı düştü. Zira onlar Istanbul'u yalnız manevi ve ahlâki bir iflasa doğru sürüklemekle kalmamışlardı, aynı zamanda iktisadi kaynaklarını da sömürüp durmuşlardı.
Sayfa 271
İstanbul, asırlar var ki, bir zafere inanmak hassasını kaybetmiştir. Osmanlı saltanatı çökmeye başlayalıdan beri arkasında uzun bir bozgun dizisinin ağır ve paslı zincirini hafızası ve ruhuyla sürüklüyor. Bilmiyor ki, bu sefer susulan ve fakat her gözde, her sözde hissedilen zafer Osmanlı saltanatının tarihine ait değildir. Anadolu'nun içinden yepyeni bir millet doğmuştur. Bu milletin, sarayının kafesleri arkasında titreyen aciz ve korku heyûlasıyla, bu milletin Babıâli denilen viranede uluyan yıllanmış baykuşlarla hiçbir ilgisi yoktur. Kulaklarını yere koyup dinleyenler işitiyorlar; bu yaklaşanların her adımı bir zelzelenin başlangıcı gibidir ve bunlar bilmeyenlere, işitmeyenlere haber veriyorlar. Diyorlar ki "Afyonkarahisar geri alındı!", " Dumlupınar'da düşmanın bütün kuvvetleri yok edildi. ", " Ordularımız Uşak'a doğru hızla ilerliyor. " Ne, nasıl, demeye vakit kalmıyor. Bir müjde, bir müjde daha!
Sayfa 269