Ben kendim iyi insan olmayı isterim, fakat kötü olanlara da hayretle bakmam. Hatta kızmam bile, ancak kötülükleri bana taalluk ederse kendimi müdafaa ederim. Şunu esas olarak kabul etmeliyiz ki insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünürler. Dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuz lukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir.
İzmir’de Soğuktan üşümesin diye arabasına aldığı yolcu vuruyor şoför arkadaşı. İyilik kurşunlanıyor İnsanlık vuruluyor. Merhamet öldürülüyor. Hem de zevk olsun diye… Fakat yasa koyucular bu durumu izliyor.
Bu saldırı topluma karşı yapılmış bir saldırıdır. Adalet bakanı böyle bir tabloyu izleyemez! Bu korkunç suç, sadece faili içeri atılarak cezalandırılamaz. Bu adamı içerde beslemek, şerefiyle yaşayan insanlara “sıranı bekle” demekten farksızdır. Bu adamı ve benzerlerini yaşatmak, bu ülkenin iyi insanlarını öldürmektir. Bu ülke insanının içindeki iyiliği öldürmektir.
İyi insanların zevk için öldürüldüğü, öldürenlerin sıcak aş ve sıcak yatakla ödüllendirildiği bir toplumsal ortamı kabul etmiyoruz. Reddediyoruz! Adalet bakanının yerle bir olan güvenlik duygusunu tamirden daha acil bir işi olamaz!
Çocukları kaçıranlara, zevk için insanları öldürenlere hayat hakkı tanımayacak yasalar istiyoruz. Bunu istiyoruz! Hemen istiyoruz! Vatandaş olarak, insan olarak hayatımıza değer verilmesini istiyoruz. Katillerin korunmasını istemiyoruz. İyi ve şerefli insanların korunmasını istiyoruz. Suçluyu rehabilite etmek üzerine kurgulanmış hiçbir modern hukuk saçmalığını duymak da istemiyoruz. Bir şey anlatmak isteyen o şoförün babasız kalan iki çocuğuna anlatsın, anlatabiliyor! (Alıntı )
İzmir’de yaşanan vahşice cinayet sadece iyi niyetli abimizi öldürmedi insanların güven duygusunuda öldürdü!
Bu olay yine şu kıssa’yı hatırlattı bana…
Yolculuğunda devesi çalınan bir çöl insanının ibretlik hikâyesini istifadenize sunuyorum.
Sıcak bir yaz günüydü. Devesinin üzerine binmiş, ıssız çöllerde yolculuk yapmakta olan bir bedevi, yorulunca biraz oturup dinlenmeye karar verdi. Uzaktan güçlükle yürüyen, dudakları susuzluktan kurumuş bir adam yanına çıka geldi.
Adam bedeviyi görünce hemen: “Su!..” dedi.
Çok yorulmuş ve çok susuz kalmış olacak ki adam acele edercesine: “Ne olur biraz su!..” dedi.
Susuzluktan mecâli kalmayan, hararetten dudakları çatlamış adam, hal ve tavırlarıyla durumun ciddiyetini göstermek istercesine davranışlar sergilemeye başladı. Kendisine acındırarak, vaziyetinin kötü olduğunu anlatmaya çalıştı ve zor hareket eden diliyle tekrar şöyle söylendi:
“Uzun süredir yollardayım; çok ama çok susadım. Ne olur biraz su!..”
Bedevi, adamın haline baktı ve acıdı. Çölde yolculuk esnasında kendisinin de en büyük ihtiyacı olan su kabını derhal devesinden alıp o adama uzattı. Adam suyu içince gözü açıldı, dinçleşip kendine geldi. Fakat tam o sırada, beklenmedik bir harekette bulundu. Birden, âni bir hareketle bedeviyi itti ve yere düşürdü. Sonrada devenin üzerine atlayıp kaçmaya başladı.
Bedevi neye uğradığını şaşırmıştı. Bu adamın yaptığına ne demeliydi? İyilik yaptığı adamdan kötülük görmüştü. Telaş ve heyecan içerisinde, şaşkın bir vaziyette donup kaldı. Ne yapacağını bilemedi? Hırsızın arkasından hayretle ve şaşırmış bir vaziyette bakarken birden aklına hırsızın peşini takip etme düşüncesi geldi. Adamın peşinden koşmaya başladı. Fakat ne çare?
Hırsız deveyi koşturarak uzaklaşıp gitmişti. Aralarındaki mesafe bir hayli açılmıştı. Hava da çok