Muhammed Ali Saltan

Pazar akşamı… Ramazan ayının son iftarını Mescid-i Aksâ’da yapmak üzere, tarihî Şam kapısı’ndan geçerek Kudüs sokaklarında ilerliyoruz. Derken kalabalığın arasından bir el uzanıyor ve kucağıma kocaman bir hurma paketi tutuşturuyor. “Bu ne?” diyerek şaşkın bakışlarımı kendisine yönelttiğimde, cevabı net: “Salli ale’n-Nebî!” (Peygamber’e salavat getir!) Bu kısacık ama dopdolu ifade, Kudüs halkının lisanında sayısız düğümü çözen bir iksir, hemen her soruya verilmiş bir cevaptır. Kızdıklarında, sevindiklerinde, heyecanlandıklarında, üzüldüklerinde, bir nimete kavuşunca, eldekini paylaşırken… Kısaca hayatlarının her anında, “Peygamber’e salavat” muhakkak gelir, bağlamına yerleşir. Akşamın şu telaşlı vaktinde, bir paket hurmanın üzerine kurdele gibi iliştirilen salavat ise şu anlama geliyor: “Ramazanın son orucunu bunlarla aç, hatta sadece kendin yeme, etrafına da dağıt.” Aksâ’da hüzünlü ama tok bir sesin okuduğu akşam ezanını dinlerken, bana söyleneni harfiyen uyguluyorum. Eh, kardeşlik hukuku böyle gerektirir.
Sayfa 93·Kitabı okudu
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Yaklaşık 30 yıl manda ile yönettiği Filistin’de, yaklaşık 100 yıl koloni olarak sömürdüğü Hindistan’da, yine yaklaşık 100 yıl kaldığı Kıbrıs’ta, İngiltere hep aynı şeyi yaptı: Önce bu bölgeleri derinlemesine etüt ederek sosyolojik haritaları çıkardı. Ardından ittifaklar ve karşı ittifaklar tesis ederek, bunları dönüşümlü olarak destekledi. Nihayet işler sarpa sarınca da, “Ben elimden geleni yaptım, durumlar düzelmedi. Artık siz başınızın çaresine bakın” diyerek geri çekildi. Böylece sömürge topraklarına hem “kendilerine kaderlerini tayin hakkı” vermiş göründü, hem de iyi planlanmış zikzaklarla, problemleri çözmek için sonuna kadar uğraştığı düşüncesini meydana getirdi. Bize de derin derin okunması ve çalışılması gereken tarihi süreçler kaldı.
Sayfa 68·Kitabı okudu
Kimin Kudüs’ü?
Başlıkta sorduğum sorunun cevabı da şu benim için: Dedelerimizin iman atlasında zamanlar ve zeminler üstü bir yıldız gibi parlayan, Hz. Ömer’lerin, Salahaddîn’lerin, Yavuz Sultan Selim’lerin Kudüs’ü….
Sayfa 39·Kitabı okudu
Kudüs’ü özetlemem için bana tek kelimelik bir tercih hakkı verilseydi, hiç düşünmeden “Taş” derdim. Her şey taştan ibaret burada. İbadet mekanları, rekabet noktaları, düşmanlık odakları ve nihayet bizzat şehrin kendisi taş… Kubbetu’s-Sahra’nın üstünü örttüğü yekpâre taş, rekabetin ve çekişmenin en yıkıcısına konu bugün. Kıyâme Kilisesi’nde Hıristiyanlar taşları öpüyor, hırkalarını ve tesbihlerini taşlara sürerek vecde gark oluyor. Yahudiler, taş kütlelerinin önünde dua ediyor, göz kapıyor, kimisi de nefretlerini buradan haykırıyor. Şehrin ara sokaklarında Büyük İskender’in ordularını, Roma’yı, Bizans’ı, Müslüman askerleri, Haçlıları, Eyyûbîleri, Moğolları, Memlûkleri, Osmanlıları ve İngiliz mandacılarını gören yorgun taşlar, bugün işgalin hoyratlığına göğüs geriyor. Ve Zeytindağı’ndaki on binlerce Yahudi ölü gibi, İsrail tarihinin en acımasız başbakanlarından biri olarak, imza attığı katliam ve suçlar hâlâ dün gibi hatırlanan Menahem Begin, bir mermer blok altında kıyamet sabahını bekliyor. Mescid-i Aksâ’ya bakan kabrinde, hemen yanı başındaki camide beş vakit yüksek sesle okunan ezanı dinleyerek hem de. Kudüs’ün bizatihi kendisi konuşsa… Kim bilir, duyabilenlere neler anlatırdı.
Sayfa 35·Kitabı okudu
"Filistin" derken, tam olarak nereyi kastediyoruz?
"Filistin" derken, tam olarak nereyi kastediyoruz? Bu soru çok önemli. Zira bugün Filistin pratikte dört parçaya ayrılmış durumda: 1) Doğu Kudüs, 2) Batı Şeria, 3) Gazze, 4) İsrail sınırları içindeki Filistinli nüfus. Dışarıdan bakanların belki ilk anda göremediği ve hesaba katmadığı bu ayrışma, Filistin’in hem bugününü hem de yarınını tehdit ediyor. İsrail işgal yönetimi, bu dört Filistin’in bir araya gelmemesi, aynı vücudun azaları gibi hareket edememesi ve aralarında organik bir bağın kurulamaması için on yıllardır sistematik bir siyaset izliyor. Doğu Kudüs’te işgalin bütün ağırlığı hissedilirken, Batı Şeria yaklaşık 700 kilometrelik bir duvarla izole edilmeye çalışılıyor. Gazze’yi 15 yıldır boğmaya devam eden abluka zaten malum. İsrail içindeki Filistinli nüfus ise, dünyaya verilen “ne kadar demokratik bir ülkeyiz” mesajının sosuna dönüştürülmelerine rağmen, gerçekte sürekli mobbingle karşı karşıya. Dört Filistin yalnızca fiziksel bölünmelerle malul değil üstelik. İşgalin dayattığı olağan dışı şartlar sebebiyle, dört parçaya ayrılan Filistinlilerin siyasî, sosyal ve hatta kültürel öncelikleri de ayrışmaya başladı. Öyle ki, aynı halkın evlatları parçalanmış bir coğrafyada yaşaya yaşaya, süreç içinde birbirine de yabancılaşıyor. Bu garip denkleme bir de yukarıdaki türden dahilî çekişme ve düşmanlıklar eklendiğinde, manzara tamamen tatşızlaşıyor. İstikbalde bir gün “Filistin devleti”nin kurulmasına sıra gelirse, bu devleti yekvücut biçimde ayakta tutmaya yarayacak temel harç “Filistinlilik” olacak. Oysa şimdiden, bu harcın malzemeleri hızla eksilmeye başladı bile. Ortadoğu’da Suriye, Irak, Lübnan gibi sürekli sosyal ve siyasî depremlerle sarsılan ülkeleri aklımıza getirdiğimizde, müstakbel “Filistin devleti”nin de bu örneklere benzeyeceğine dair -maalesef- çok