Kudüs’ü özetlemem için bana tek kelimelik bir tercih hakkı verilseydi, hiç düşünmeden “Taş” derdim. Her şey taştan ibaret burada. İbadet mekanları, rekabet noktaları, düşmanlık odakları ve nihayet bizzat şehrin kendisi taş…
Kubbetu’s-Sahra’nın üstünü örttüğü yekpâre taş, rekabetin ve çekişmenin en yıkıcısına konu bugün. Kıyâme Kilisesi’nde Hıristiyanlar taşları öpüyor, hırkalarını ve tesbihlerini taşlara sürerek vecde gark oluyor. Yahudiler, taş kütlelerinin önünde dua ediyor, göz kapıyor, kimisi de nefretlerini buradan haykırıyor. Şehrin ara sokaklarında Büyük İskender’in ordularını, Roma’yı, Bizans’ı, Müslüman askerleri, Haçlıları, Eyyûbîleri, Moğolları, Memlûkleri, Osmanlıları ve İngiliz mandacılarını gören yorgun taşlar, bugün işgalin hoyratlığına göğüs geriyor.
Ve Zeytindağı’ndaki on binlerce Yahudi ölü gibi, İsrail tarihinin en acımasız başbakanlarından biri olarak, imza attığı katliam ve suçlar hâlâ dün gibi hatırlanan Menahem Begin, bir mermer blok altında kıyamet sabahını bekliyor. Mescid-i Aksâ’ya bakan kabrinde, hemen yanı başındaki camide beş vakit yüksek sesle okunan ezanı dinleyerek hem de.
Kudüs’ün bizatihi kendisi konuşsa… Kim bilir, duyabilenlere neler anlatırdı.