Biraz erken ya da biraz geç ölmenin bir anlamı olmadığına göre,yaşamanın amacı neydi? Zaten yok olacak kumdan şatolar yapmak neye yarıyordu? Büyük bir mücadele içinde olan insanlar böyle şeyler düşünmüyor,kendilerini hayattaki başarılarına adıyorlardı.Ama insanın temel duygusu buydu.Yeryüzü korkusu,yaşam ürkekliği,geçici olmanın yarattığı yürek burkulması.Yani boşluk,büyük bir boşluk.
Dünyada,zamanın akışı içinde bazen önemli anlar vardır.Bu anlarda en uzak yıldıza kadar evrendeki her şey,yalnızca tek bir defaya özgü olmak üzere tek bir konum alır.Ne öncesinde ne sonrasında bu konum bir daha asla meydana gelmez.
Nazif ona :
Her şey bitti,hiç ümit yok değil mi? derken o inatçı bir çocuk tavrıyla başını sallıyor:
“Yok canım,mutlaka yeneceğiz,mutlaka...” diyordu.Sonra yavaş yavaş içinden gelen bir sesle ilave ediyordu:
“Benim gördüğümü sen de görmüş olsan inanırdın.Hiç ümitsizliğe düşmezdin.Ben ilk sedyelerin hastaneye nasıl geldiklerini gördüm.Hiç birinde ne bir pişmanlık,ne bir azap,ne de bir korku emaresi vardı.Hepsinin yüzünde okunan şey,yalnız azim,yalnız metanetti.”Hanım abla şu yarayı sar da dönüvereyim.”(Kurtuluş Savaşı)
2000 Senesi,43 Nisan
Ben de sırf insanların beynin kafanın içinde olduğuna inanmasından dolayı bunun böyle olduğuna inanıyordum.Ama bu gerçek değil,beyin Hazar Denizi rüzgarlarıyla birlikte taşınır.