ruh vardır, hem de bedenden apayrı bir şeydir, bedenden
ve maddeden daha da var olduğu bile söylenebilir, örneğin
belki beden oluşmadan önce ve yok olduktan sonra da varlığını sürdürür, bizim özümüzdür, nefsimizdir, onu köreltmek, onu eğitmek, ona eğilmek, ona bakmak ya da belki
onu yok ederek Tanrı'yla bütünleşmek bizim ilk işimizdir
ya da mutluluğun anahtarıdır ... Farklı ikicilik söylemleri,
kah bedeni hapishaneye ve ruhu tutsağa, kah bedeni gemiye ve ruhu gemiciye benzetmiştir. Bu ikici pozisyonun
handikapı, tipik olarak, bedenden büsbütün koparılan ruhun gündelik hayatımızın her anında deneyimlediğimiz
üzere bedenden nasıl her an etkilendiğini ve bedeni nasıl
her an hareket ettirebildiğini ruhun müstakilliğinden ödün
vermeden açıklamak zorunda olmasıdır diye düşünebiliriz.
Sonra eğer ruhla beden iki ayrı varlıksa, yaşayan tam olarak
kimdi, şimdi ölen tam olarak kim? Bugün gündelik konuş
malarımızdan alışık olduğumuz birçok fikir vardır ki bu iki
uç pozisyonun arasında yer alır: Ruhun çağrılabilecek bir
şey olduğu ya da incelikli, ispirto gibi uçucu bir şey olduğu,
bir espiri olduğu, terk edilmiş binalara dadanabileceği, göç
edebileceği, geri gelebileceği, hortlayabileceği, ödüllendirilip cezalandırılabileceği, kah daraldığı, karardığı, kah açılıp
ferahladığı ...