İnsan yaşamak için doğuyordu ne de olsa. Öyle olduğu halde, yaşadıkça yaşadığı ölçüde içinin boşaltıldığını, bomboş bir insan haline getirildiğini hissedebiliyordu.
Uçuşun tek anlamı vardı onlar için: Yiyeceğe ulaşıp kıyıya dönmek. Onların amacı uçuş değil, karın doyurmaktır. Ama Martı Jonathan Livingston için önemli olan yemek değil, uçmaktı. O, her şeyin ötesinde uçmaya gönül vermişti.
bu ismi tekrarladıkça içimde bir duygu fırtınası kopuyor. Gelin, görün ki bu duygu fırtınasını tarif etmeye kalksam, yazar olmamama rağmen bir kitap yazabilirim. Sineklerin Tanrısı, nükleer silah savaşlarından korumak için güvenli bir bölgeye gönderilmek istenen altı-on iki yaş aralığında olan çocukların, uçak kazası sonucunda ıssız bir adaya düşmesi ile serüven başlar. Yalnızca çocukların olduğu, o kurallarından bıkılmış olan büyüklerin, tek bir tanesinin bile olmamasının verdiği coşku ile cesur, güçlü ve deniz kabuğuna sahip olan Lider Ralph'ın söylemiyle adanın efendisiydiler. Dev bir oyun parkını andıran, küçük göletler, meyve ağaçları ile donatılmış, türlü kuşların olduğu, yemyeşil ve sıcak adada, mutlu ve keyifli vakit geçirirler. Hayallerini yaşayan sözüm ona bu masum yaratıklar güç, iktidar hırsının filizlenmesi ile o cenneti andıran yuvayı cehenneme döndüren ateşin odunlarını, adanın avcı lideri olan, gaddar Jack önderliğinde yakarlar. Atom bombası ile belki de yok olacak olan insanlığın varisleri olan bu insancıklar, nükleer silah ile yok olmanın bir lüks olduğu izlenimi verircesine, iki gruba ayrılmış olan kaotik ada ortamında şişman, güçsüz ve gözlükleri olmadan göremeyen Domuzcuk'un fikir babalığı önderliğinde yaşam mücadelesini oldukça sürükleyici, gerçekçi, detaylarında insanlık tarihini barındıran Sineklerin Tanrısını okumanızı kesinlikle tavsiye ederim.
William GoldingSineklerin Tanrısı