Zaman, bir kayaya vuran ağır ve sert dalgalar gibi vurur bize.
Bizi eskitir.
Bizi yok eder.
Zamanın bizi yok edemediği anları anlatır işte o tarih.
Ve, sadece zamanı yenmenin hazzı, kasıklarımızda açan ateş çiçeklerinin etimizi yakan lezzetini geride bırakabilir.
O zevki geçebilecek başka da bir şey yoktur zaten.
"İnsan, geleceği düşünmeye başladığı andan itibaren, yaşamakta olduğu cenneti terk edip anksiyete dünyasına adım atar; üzerine kaygının gri tonu çöker, hırs dürtüsü oluşur, mülkiyet başlar ve "düşünceden yoksun" yabanın keyifli hayatiyeti kaybolur."
…Öz, birbiriyle çelişen sayısız arzusu olan, olağanüstü karmaşık bir varlıktır. İçimizde durmaksızın sürüp giden bir savaş var ve dışarıdaki hareketlerin altında bu içsel karmaşa yatıyor. Özü anlamak -hem bilinci hem de bilinçdışını- fevkalade büyük bir görevdir ve insan onu ancak gün be gün, an be an izleyerek anlayabilir. Öz, sonu olmayan bir kitaptır; dolayısıyla da sonuca ulaşılabilecek bir şey değildir.
Sevişmek, tanrıların oturduğu dağların ırmaklarında yıkanmak gibidir, şehvetle bütün ruhunuz yüklerinden arınır, bir süreliğine de olsa yaralarınız iyileşir, hayata duyduğunuz minnet artar, bir bedenle bir başka beden, bir ruhla bir başka ruh arasında olabilecek en büyük yakınlığı yaşayarak çoğalırsınız, ruhunuzun ve bedeninizin zenginleştiğini hissedersiniz. Bunu gerçekten varlığının derinliğinde duyan biri asla o gizli cennetten atılmak, oralarda bir lanetli olarak anılmak istemez.
Sevilmek isteyen de, sevmeyen de, sevilmediği için kızan da, sevmediği için kızılan da aynı insan, hepsi aynı ruhun içinde kendilerine bir yer buluyorlar.