Çok sevdiğim yazarın ilk kitabıymış İnsancıklar. Genelde inceleme yazmam; okurken sıcağı sıcağına kendi kendimle münazara ederim. Fakat bu kitapta, sanırım yumuşak karnıma dokunan bazı hissiyatlarım oldu.
Saygıdeğer Makar Alekseyeviç Beyefendinin, pek kıymetli Varvara Alekseyevna’ya yazdığı ilk mektuptaki şu alıntıyla başlamak istiyorum:
“Kitapta daha pek çok fikir var ama şimdilik kitabı bir kenara bırakalım.”
Evet, kitabı bir kenara bırakalım ve ilk bakışta iki yakın dost gibi görünen karakterlerimizin sevgiyi hangi yolla elde ettiklerini inceleyelim.
Eğer bu kitapta karşılıklı sevgi ve dostluk görüyorsa kişi, derim ki: bu hayatta karşılık bulmaksızın sevilmemiştir.
Neden mi? Çünkü sevgi koşullara bağlı kalmaz. Sevgi manipüle etmez. Doğrudandır. Yolları çarpık değildir.
Ve eğer kişi, Varvara gibi sevgisiz bırakılmışsa, bu manipülasyona açık hale gelir.
Yanlış anlaşılmasın, ikisi iyi dost olabilir; paylaşabilirler. Fakat iki samimi insan olduklarını düşünmüyorum — en azından Alekseyeviç açısından.
Varvara’yı öyle kendi için seviyor ve ona öyle bağlı kalıyor ki… Her sabah uyandığında yalnızlığından kaçıp sığındığı o “minik kuşçuğu”, ne zaman kendi iyiliği için bir şey düşünse veya yapmaya kalksa, hemen söyleniyor:
“Bana bunu nasıl yaparsınız? Beni neden hiç düşünmüyorsunuz? Sizsiz yapamayacağımı bilmiyor musunuz?”
Böylece Varvara’yı mecbur bırakıyor, suçlu hissettiriyor. Tutsak bir sevgi bu.
Gerçek hayatta da bizi yanıltan, iyi geliyormuş gibi görünen ama hakikatte her şeyi zorlaştıran, ipin ucuna dizilmiş bir ağırlık gibi yaşamın üzerine çöken ilişki biçimi.
Ne kötüdür ki, Varvara’yı da en zamansız ve çaresiz anında bulur.
Ne kendi düşüncelerine ait olabilir, ne de kendine yetebilir — sürekli başkalarına yetmeye çalışmaktan…
Sonunda “Git,” derken bile “Ne yapacağım