Psikolojik açıdan iman inanandan soyutlanmadan ele alınmakta ve inanan (süje) inanılan (obje) dan daha ön planda gelmektedir. Epistemolojik açıdan ise, inanılan inanandan daha önce gelmektedir. Ancak önermesel inanç seviyesinde kalınmayıp, Tanrı'yla, bazı dinlerin istediği, "ben-Sen" ilişkisi şeklindeki iman seviyesine ulaşılınca, iman yavaş yavaş Epistemoloji'nin kontrolünden çıkıp Din Psikolojisi ve Din Felsefesinin yetki alanına daha çok girmektedir. Her ne kadar ifadelere döküldüğü kadarıyla mistik tecrübe veya daha genel anlamda dînî tecrübe Epistemoloji'yi ilgilendirse de, artık bu aşamada Din Psikolojisi'nin ve bilhassa Din Felsefesi'nin konu üzerindeki ağırlığı daha çok hissedilmektedir.
Epistemoloji'nin konusunu teşkil eden "iman-ilişkisi"nin meydana gelmesini sağlayan ya- ni insan ile, "inanılan şeyler" Epistemoloji'nin doğrudan konusu değildirler. Iman ile ilgili olarak insanla, yani inananla Psikoloji, daha doğrusu Din Psikolojisi; imanın konusunu teşkil etmeleri, yani inanç önermeleri olmaları bakımından önermelerin "hakikat-değerleri"yle, yani bir bakıma doğrulukları ve yanlışlıkları meselesiyle Epistemoloji ilgilendiği halde, onların ve bilhassa dini önermelerin muhtevalarıyla ve bizzat Tanrı'yla felsefe, daha doğrusu Din Felsefesi ilgilenmektedir. Bu durumda Din Psikolojisi ve Din Felsefesinin doğrudan ilgilendiği bu iki konuyla, yani inananla ve inanılanların muhtevalarıyla Epistemoloji dolaylı olarak; Epistemoloji'nin doğrudan konusunu teşkil eden "iman-ilişkisi" ve inanç önermelerinin "hakikat-değerleri"yle de Din Psikolojisi ve Din Felsefesi dolaylı olarak ilgilenmek zorundadır. Çünkü inanmanın gerçekleşmesini sağlayan bu üç unsur, yani: İnanan, inanılan ve bu ikisi arasındaki ilişki (iman) birbirinden ayrılmaz bir üçlüdür; bir başka deyişle, onları birbirinden tamamen bağımsız olarak ele almak mümkün değildir. Bu demektir ki, Epistemoloji, Din Psikolojisi ve Din Felsefesi birbirlerinin verilerinden ve ortaya koydukları sonuçlardan yararlanmak zorundadırlar.
İman ya da inanma insanın topyekûn varlığını ilgilendiren, onun bizzat varlığına ait olan bir "akt"tır ve en genel anlamıyla inanmayan bir insan ne vardır, ne de tasav vur edilebilir. Dolayısıyla, şekil ve muhtevası değişmekle birlikte, en ilkel insan toplumlarında bile inanma vardır.
Kur'ânî dilin zenginliği ve farklı yorumları kabul etme özelliği, bu bir tek kitabın dünyanın büyük medeniyetlerinden birini nasıl biçimlendirdiğinin izahına yardımcı olmaktadır. Eğer herkes metinden kesinlikle aynı şeyi anlamış olsaydı, din gerçekte kadar geniş bir şekilde asla yayılmazdı. Kitap hem sıradan insana hem bilgine, hem çobana hem filozofa, hem bilim adamına hem de sanatçıya hitap ediyordu.