Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatırsınız ama hikaye içinizde kapanmaz. Güneşi Uyandıralım tam olarak böyle bir kitap. Jose Mauro de Vasconcelos yine bir çocuğun kalbinden sesleniyor bize. Hem kırılgan hem güçlü, hem yalnız hem umutlu bir yerden…
Bu romanı okurken şunu fark ettim.
Çocukların dünyası sandığımızdan çok daha derin. Kahramanımızın yaşadığı yoksulluk, anlaşılmama duygusu ve içsel yalnızlık aslında pek çoğumuza tanıdık. Ama Vasconcelos’un kalemi karanlığı bile yumuşatıyor. Acıyı büyütmeden, dramatize etmeden anlatıyor. Belki de bu yüzden daha çok etkiliyor.
Kitap boyunca büyük olaylar olmuyor aslında. Gürültülü kırılmalar, şaşırtıcı dönemeçler yok. Ama küçük bir çocuğun iç dünyasında kopan fırtınalar var. Onun hayal gücü, kırgınlıkları ve umut etme çabası var. Okurken bazen hüzünlendim, bazen durup düşündüm. En çok da kendi çocukluğumu hatırladım.
Yazarın dili çok sade. Abartıya kaçmıyor. Bu sadelik hikâyeyi daha gerçek kılıyor. Tıpkı yazarın en bilinen eserlerinden Şeker Portakalı gibi yine bir çocuk kalbinin içindeyiz; ama burada duygu biraz daha içe dönük, biraz daha sessiz. Sanki güneş bağırarak değil, usulca uyandırılıyor.
Bu kitabı okurken şunu düşündüm: İnsan büyüdükçe içindeki ışığı gerçekten kaybediyor mu, yoksa sadece üstünü mü örtüyor? Belki de hepimizin içinde uyanmayı bekleyen bir güneş var.
Eğer sizi hem hüzünlendirecek hem de içinizi hafifçe ısıtacak bir hikaye arıyorsanız, bu kitapla tanışmalısınız. Çünkü bazen bir çocuğun hikayesi, en çok yetişkinlere iyi geliyor.