Bazı insanlar dışarıdan sade görünür, ama içlerinde koca bir evren saklar.
Bana göre sessiz insanların aslında ne kadar derin olabileceğini hatırlatan, kalbe dokunan bir hikaye. Kitap boyunca kendimi sık sık durup düşünürken buldum hayatın telaşı içinde görmeden geçtiğimiz insanların iç dünyaları üzerine…
Roman, Paris’te sıradan görünen bir apartmanda geçiyor. Ama bu apartmanın içinde iki sıra dışı karakter var dışarıdan bakıldığında sert, huysuz ve oldukça sıradan görünen kapıcı Renee ile zekasını çevresinden saklayan genç Paloma. İkisi de toplumun onlara biçtiği rollerin içinde sessizce yaşamayı seçmiş fakat iç dünyalarında felsefe, sanat ve hayat üzerine derin düşünceler taşıyorlar. İşte kitabın en etkileyici yanı da burada başlıyor.
Muriel Barbery’nin dili çok zarif. Okurken sanki satırlar arasında dolaşmıyor da, birinin zihninin içinde yürüyormuşum gibi hissettim. Özellikle Renee’nin iç sesi beni çok etkiledi. Onun kendini saklama çabası, insanların önyargıları yüzünden geri planda kalmayı kabullenmesi ve buna rağmen iç dünyasını koruması… çok tanıdık bir duygu gibi geldi.
Bazen biz de anlaşılmamak korkusuyla kendimizi olduğumuzdan daha küçük göstermez miyiz?
Paloma karakteri ise kitabın melankolik ama umut dolu tarafını temsil ediyor. Henüz çok genç olmasına rağmen hayata karşı geliştirdiği bakış açısı, insanı hem hüzünlendiriyor hem de düşündürüyor. Onun gözünden yetişkinlerin dünyasını görmek, aslında ne kadar mekanik yaşadığımızı fark ettiriyor. Bazen gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece rol mü yapıyoruz?
Kitap boyunca sanat, edebiyat, Japon kültürü ve felsefe üzerine pek çok gönderme var. Ama bunlar asla gösteriş için kullanılmamış; aksine karakterlerin ruhunu anlamamıza yardımcı oluyor.
Özellikle “zarafet” kavramının kitap boyunca farklı şekillerde