Kitabın başında Londra’dan gelen sigorta müfettişi Karen Kimya Greenwood’la tanışıyoruz. Karen, Konya’daki büyük bir otel yangınını araştırmak için Türkiye’ye geliyor. Ama bu yolculuk kısa sürede sıradan bir iş gezisinden çıkıp kendi iç dünyasının kapılarını araladığı bir manevi arayışa dönüşüyor. Karen’in babası yıllar önce Mevlevi bir derviş olmuş, annesi ise bu mistik yola tahammül edememiş. Karen o yüzden maneviyatla arasına kalın bir duvar örmüş biri. Konya’ya geldiğinde bu duvarın taş taş yıkılışını izliyoruz.
Romanın adı “Bab-ı Esrar”, yani “Sır Kapısı”. Aslında hem Mevlânâ ile Şems-i Tebrîzî’nin dostluğunun gizemine hem de Karen’in kendi geçmişinde saklı kalmış sırlarına işaret ediyor. Ahmet Ümit bu iki hikâyeyi modern zamanların sigorta dolandırıcılığına dair gizemini ve yüzyıllar öncesinin tasavvuf dolu dünyasını o kadar ustaca iç içe geçiriyor ki, bazen nerede bittiğini, nerede başladığını ayırt etmek zor oluyor.
Okurken bir yandan yangının ardındaki karanlık gerçeği çözmeye çalışıyorsunuz, diğer yandan Şems’in ateşli sözleriyle Karen’in kalbindeki buzların nasıl eridiğine tanık oluyorsunuz. Şems ve Mevlânâ’nın sahneleri, romanın kalbini oluşturuyor. O bölümlerde dil neredeyse şiire dönüşüyor; her cümlede bir nefes, bir sükûnet, bir çağrı var.
Ahmet Ümit’in dili akıcı ama bu romanda bir “derinlik” hissi var. Bazı sayfalarda durup düşünmeden geçemiyorsunuz. “Gerçekten inanç nedir? Tanrı’ya ulaşmak için illa bir dine mi gerek var, yoksa içimizdeki sesi duymak yeter mi?” gibi sorular ister istemez zihninize doluşuyor. Polisiye gerilimiyle mistik atmosfer öyle güzel dengelenmiş ki, kitap hem merak ettiriyor hem de düşündürüyor.
Benim için Bab-ı Esrar, Mevlânâ ve Şems’in hikayesini modern bir kadının gözünden yeniden anlamak demekti. Karen’in kuşkuculuğu,
Sen gerçek aşk nedir tanımadın ki, beni yargılayabilesin. Sen elini hiç ateşe sokmadın ki, aşk yangınının insan yüreğini nasıl sönmez bir çerağa çevirdiğini görebilirsin. Sen, sevgilin için ölmedin, öldürmedin ki, beni anlayabilesin.
İnsanın kendi iç dünyasının ne kadar sessiz ama derin olabileceğini bir kez daha hissettim. Hikâyenin merkezindeki Gerhard Warlich, aslında hepimizin biraz içinde taşıdığı o “arayış hali”nin ete kemiğe bürünmüş hali gibi. Akademide yer bulamamış bir felsefeci; çamaşırhanede çalışan, sıradan bir adam. Ama o sıradanlığın içinde öyle incelikli bir gözlem gücü var ki, bazen bir vitrinin yansımasında, bazen sokakta yürüyen birinin yüzünde kendi varoluşunu arıyor.
Genazino’nun dili öyle sade ama derin ki, kitabı okurken büyük olaylar, sürükleyici diyaloglar beklemiyorsun. Aksine, sanki bir pazar sabahı kahveni yudumlarken kendi hayatını düşünüyor gibisin. Her sayfada küçük bir duraklama, bir nefes, bir sorgulama var. “Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece var mıyım?” diye düşündüren bir sessizlik kitabı bu.
Warlich’ın yalnızlığı, topluma yabancılaşması, bir yandan sevdiği kadına bağlanma çabası ama öte yandan o bağın içinde sıkışma korkusu… hepsi çok tanıdık duygular. Hepimizin içinde biraz Warlich var belki de bazen istemediğimiz bir işe giderken, bazen kalabalık bir ortamda bile içimizde yankılanan sessizlikte.
Kitapta beni en çok etkileyen şey, mutluluğun aslında ne kadar küçük anlarda gizli olduğunu hatırlatmasıydı. Büyük başarılar, gösterişli hayatlar, büyük aşklar değil; bazen bir vitrindeki ışık, bazen çocukluk anısından gelen bir sıcaklık, bazen sokakta esen bir rüzgâr... Warlich, bütün bu küçük kırıntılarda hayata tutunmaya çalışıyor. Adı “Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk” olsa da, romanın kendisi bir tür kabulleniş hikayesi gibi: Mutluluğun mükemmel bir hâl olmadığını, bazen sadece biraz huzur bulmanın bile yeterli olabileceğini anlatıyor.
Genazino’nun dünyası yavaş akan bir nehir gibi yüzeyde sakin, ama derinlerde karmaşık. Onun kaleminde sıradanlık bir